BiyoWeb - Biyoloji Forumu
Duyurular: 19. Ulusal Biyoloji Kongresi 23-27 Haziran 2008 tarihleri arasında Karadeniz Teknik Üniversitesi'nde gerçekleşecektir
 
*
Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun. Temmuz 05, 2008, 07:32:11 ÖÖ


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz


Sayfa: [1]   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: Doğal Seçilim  (Okunma Sayısı 1107 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
beko
Demirbaş
Sr. BiyoWeb
*

Teşekkür 1910
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 255


Erciyes Üniversitesi


Üyelik Bilgileri WWW
« : Aralık 22, 2006, 10:57:55 ÖÖ »

Doğal Seçme



    Aynı yaşta ve aynı derecede sağlıklı, biri şişman biri zayıf iki insan kuzey Atlantik denizinde sandaldan suya düşseler, şişman insanın yeniden karayı görmesi olasılığı daha kuvvetlidir. Bunun iki nedeni vardır. Birincisi; balinalar, fok balıklan ve benzerlerinde de gördüğümüz gibi yağ çok iyi bir yalıtımdır. İkincisi, yağ sudan hafif olduğu için şişmanın su yüzünde durmasını kolaylaştırır.
    Bundan alınacak ders, bir organizmanın belli özelliklerinin değeri veya yararlılığı ancak kendisinin içinde bulunduğu çevreyle değerlendirilebilir. Çok yağ yükü taşımak birçok durumda kötü sayılsa da şişman biri Kuzey Atlantik'te denize düşerse, deniz şişmanlığın değerini yargılayacaktır. Atlantik'in vereceği hüküm şişmanlığın bu durumda yaşamı sürdürmek için iyi bir özellik olduğudur.

    Çevre ve Değişme
    Şişman ve zayıf denizciler örneği, anlatmak istediğim noktayı dramatize etmeme yardımcı oldu.
    Ama aslında değişim ve çevre arasındaki ilişkinin can damarını bulmak için bireyler yerine, kuşaklar boyunca canlı nüfusları ve bunların yavrularını göz önüne almalıyız. Belirli bir çevrede yaşayan ana-baba, değişmiş bir DNA'yı çocuklarına geçirirlerse o çocuklar, onların çocukları ve bütün izleyen kuşaklar; 1) ana-baba benzeri, 2) ana-babadan daha iyi, 3) ana-babadan daha kötü bir yaşam sürebileceklerdir.

    Prensip olarak DNA'daki değişmenin başarısını ölçmek kolaydır: Değişme görüldükten sonra birkaç kuşakta yaşayan bireyleri sayın; eğer yeni bireylerin sayısı, değişme zamanındaki bireylerin toplam sayısını geçiyorsa, DNA'daki özgün değişme veya başarılı, eğer organizmaların sayısı azalmışsa değişme zararlı olmuştur.
    Benzer düşünceler, türler ve organizma nüfusları mutlu yaşayıp giderken çevre koşullarında değişmeler olunca da akla gelir. Türün yavru yapma yeteneği artacak veya azalacaktır, ikinci durumda, yavaş yavaş yok olma, ancak DNA'da başka bir değişme olup yeni çevrede daha iyi üremeye yol açan bir farklılık gelişirse önlenebilir.
    Değişme ve doğal seçme arasındaki bu basit ilişkilerin altında evrimin anahtarı yatar. Değişen protein demektir; değişen protein değişen organizmaya yol açar. Yeni organizma, içine doğduğu çevreyi kendisi seçmemiştir. Kendilerinin ve yavrularının daha iyi koşullarda yaşamasına neden olacak değişimlere uğramış organizmalar çoğalırlar; dezavantajlar değişimlere uğrayanlarsa ölüp gitmeye eğilimlidirler. Doğal çevre, iyi dayanabilme yeteneğini organizmalar yararına, dayanamayanların ise zararına olarak, seçme yapar.
    Evrimsel başarının veya başarısızlığın, hiçbir zaman anında veya tek organizma örnekleri üzerinde ölçülemeyeceğini biliyoruz, kuzey Atlantik'te denize düşen arkadaşlarımız için de durum aynı. Ölçme ancak büyük nüfuslar ve birçok kuşaklar incelenerek yapılabilir.
    Çevre, türlerin yavru yapma yeteneği üzerine etki yapar, Üreme oranı, çevreye uyum ve evrimsel başarının kritik göstergesidir.

    Rastlantı
    Rastlantının evrimi de temelden etkilediğini gözden kaçırmayın. DNA'nın mutasyonla nasıl değişeceği rastlantıya dayanan bir konudur. Bir ana-babanın hangi özelliklerinin DNA'nın cinsel karışımı sonucu yavruda ortaya çıkacağı da bir rastlantı konusudur. Birleşecek çiftleri karşılaşması da öyle. Ve çevrenin değişen organizmalar arasında yapabileceği doğal seçme de rastlantının elindedir. Kısaca, yaşamın kökleri rastlantının derinliklerinde gömülüdür diyebiliriz.
 
  Güveler
    Bir zaman önce İngiltere'de Birmingham'da bir çeşit beyaz güve yaşıyordu. Bu pervaneler, beyaz kabuklu kayın ağaçlarıyla beslenip, onların üzerinde göze çarpmayan renkleriyle, güve yiyerek geçinen kuşlardan gizlenebiliyorlardı.
    Yıllar geçtikçe Birmingham büyük ölçüde endüstrileşti. Havadaki is zamanla ağaçları kararttı. Böylece beyaz güveler göze görünür oldular. Kararmış ağaç kabukları üzerinde kuşların gelip onları yemelerini bekler gibi oturuyorlardı. Sonuç olarak, nesiller geçtikçe güve nüfusu tükenecek kadar azaldı.
    Bu dönem süresince, zaman zaman koyu gri güvelere rastlanmaya başlandı. Ağaçların gri kabukları üzerinde bunların çok iyi gizlenme olanağı vardı.
    Sayıları hızla arttı ve sonunda bu yeni güvelere bölgede bolca rastlanmaya başlandı.
    Bu öykü, çevre ve organizma arasında oynanan oyunu çok güzel anlatıyor. Koyu renk ağaç kabuklan ve böcek yiyen kuşlar, açık renk güvelerin aleyhine doğal seçme yapan bir çevre oluşturuyorlar, nüfuslarının yok olmasına neden oluyorlardı. Bu sırada ortaya çıkan rastlantısal bir mutasyon, koyu renk güvenin oluşumuna yol açtı. Daha önceleri, ağaçlar açık renk iken böyle bir mutasyon zararlı olacaktı, oysa şimdi yararlı oluyor. Koyu renk güveler barış içinde çiftleşip üreyebiliyorlar.
    Başka bir deyişle kendileri ve onları izleyen kuşaklar gelişiyorlar. Değişen çevrenin ve geçmişindeki rastlantısal mutasyonların, toplam etkisi nüfusunun karakterine tam bir değişmeye neden oldu.

    Bakterilerde Mutasyon
    Bakteriler, evrimsel değişmeyi (doğal seçmeyi) incelemek için çok uygun deney modelleridirler. Hepsi safkandır, nüfusun bütün bireyleri birbirinin aynıdır, çünkü hepsi aynı bakteriden üremişlerdir. Her yarım saatte bir yeni bir kuşak doğar, böylece kuşaklar üzerinde nüfus durumunu makul bir süre içinde izleyebilirsiniz.
    Şimdi isterseniz, laboratuvarda bir cam kavanoz içindeki bakterilere Birmingham'ın pervanelere yaptığına yakın bir şey yapalım, uygun olmayan bir çevre yaratalım. Kavanozdaki sıvıya bir damla antibiyotik streptomisin ekleyelim.
    Bu bakteriler için felâkettir. Çünkü bu, ilaç onlar için ölüm demektir. Büyüme çok geçmeden yavaşça durur ve hücreler ölmeye başlarlar. Bir iki saat içinde bütün hücreler ölmüş gibidir.
    Canlı hücre kalıp kalmadığım anlamak için bir test yapabiliriz. Milyonlarca ölü hücre içinde yaşayan bir iki hücre olduğunu görürüz, (diyelim on taneden az). Dahası, bu ender canlı hücrelerin streptomisinin varlığına rağmen çok iyi üreyebildiklerini gösterebiliriz.
    İlaçtan hiç rahatsız olmadan, Streptomisine dayanıklılık özelliğini aktararak ürüyorlar. Tek tük yaşamını sürdürebilen bakteriden çoğalan bütün gelecek kuşaklar, bu ilaca dayanıklılık özelliğini kalıtımla alırlar. Bu olayın açıklaması nedir? Son derece büyük bakteri nüfusu içinde (milyonlarca hücre) bir şansımız var; belki de on milyonda bir hücrenin kendisini streptomisin varken veya yokken ortaya çıkabilir, çünkü DNA içinde tümüyle rastlantısal bir değişmedir bu. Eğer streptomisin olmasaydı, bu mutasyonun oluştuğunu bilmeyecektik. Streptomisinin varlığıyla, dayanıklı organizmalar seçildiler, çünkü bu organizmaların avantajları vardı. Streptomisine dayanıklı hücreler, bundan sonra kalabalık bir nüfus oluşturana kadar bölünmeyi sürdürdüler. Yararlı mutasyon geçirmemiş ilk bakteriler, yaşamı o belirli çevrede sürdürecek olanakları olmadığı için ölüp giderler. Temelinde, bu öykü de pervanelerinkine benziyor.
    Çorbaya Geri Dönelim
    İkinci bölümde, yeryüzündeki ilk hücreden üre-yenlerin içinde doğdukları zengin çorbayı oburca tüketmelerine bir göz atmıştık. Şimdi de bir organizmanın besin tüketme yeteneğinin (besin alıp, şeker gibi bileşiklerden enerji üretmek anlamında) özel enzimlere nasıl bağımlı olduğunu resmimize işleyeceğiz. Hücrelerdeki enzimler olmasaydı, şeker kullanılamazdı. Biz de bağırsaklarımızdaki enzimler olmasaydı buna benzer bir durumla karşılaşacaktık; elimizin altında besin maddeleri bulunduğu halde, onları bedenimize alıp yakamayacaktık. Yeryüzündeki ilk hücrenin çorbada bir veya daha çok şeker benzeri kimyasal maddeyi kullanma yeteneği vardı, ama çorbada mevcut bütün kimyasal madde türlerini tüketemeyeceğini düşünmemiz akla yakın. Böylece kullanabileceği cinsten bütün maddeleri bitirdikten sonra, "askıya alınmış canlılık durumunda" bekleyecekti. Bugünkü bakteriler besin olarak gereksindikleri kimyasal maddeler tükenince aynı şeyi yapıyorlar; yalnızca durup bekliyorlar. Çorbanın içinde bekleşen milyarlarca hücrenin arasında, uzun dönemler sonunda rastlantısal mutasyonlar görülebilirdi. Bu mutasyonlardan bazıları, bir organizmaya başka bir kimyasal maddeyi kullanabilme yeteneği kazandırınca da organizma yeniden üremeye başlayabilirdi. Bu yolla çorba, en sonunda içinde durmadan artan çeşitli canlı organizmalar tarafından tüketilecekti.
   
Vahşi Doğada Evrim
    Şimdiye kadar üzerinde durduğumuz örneklere, evcilleşmiş evrimden örnekler denebilir. Nüfusta "tek" bir değişme ve bu değişmenin lehine veya aleyhine doğal seçme arasında çok açık bir ilişki vardır. Laboratuvarda kullandığımız yaratıklar çoğunlukla safkan üreyenlerdir, yani genetik olarak aynı, en azından bir mutasyon belirene kadar her birey aynıdır bu deneylerde.
    Etrafımızdaki doğal dünyada aynı prensipler geçerliyse de, durum daha karışıktır. Safkan yavruları doğada nadiren görürüz. Aslında Darwin'i şaşırtan, onun dikkatini çeken ve bizi de etrafımıza baktıkça şaşırtacak olan, canlı varlıkların çok büyük çeşitliliğidir. Yalnızca değişik türden yaratıkların çeşitliliği değil, türlerin kendi içlerindeki çeşitliliği de. Türler içinde ölçmek için ele alınan hemen hemen her özellik, büyük çeşitlilik gösterecektir. Yalnızca insan türüne baksak, hepimiz insan olsak da birbirimizden çok farklıyız. Hayvanlar için de aynı durum söz konusu; kürkün kalınlığı, koşma ve tırmanma hızı, dişlerin uzunluğu ve keskinliği, uzunluk, ağırlık, güçlülük, görme, işitme, karşı cinse karşı çekicilik, bunların hepsi bireyden bireye çok farklılık gösterir.
    Safkan bir fare kuşağında bu özellikler dizisini ölçerseniz bir farklılık bulamazsınız. Bütün hayvanlar birbirinin aynıdır.
    Çeşitlilik evrimin işlemesine olanak sağlar. Darwin ve Wallace, çeşitliliğin nedenini bilmedikleri halde (DNA'nın mutasyonu ve cinsel karışımı), önemini kavrayıp teorilerini bunun üzerine kurdular. Şimdi herhangi bir canlı toplumunun, gelişme tarihinin herhangi bir zamanında, DNA'sı içinde çok büyük sayıda birikmiş değişme taşıdığı düşüncesini kavramaya çalışmalısınız.
    Canlı toplum, gerçekte, bütün geçmiş değişikliklerinin ve çevrenin yaptığı bütün geçmiş etkilerin deposudur. Bu, topluluk içindeki bireylerin büyük çeşitliliğinin nedenidir. Doğal seçme işte bu çeşitliliği kullanarak topluluğun daha çok gelişmesini sağlar.
    İsterseniz yalnızca bir değişken alalım, örneğin koşma yeteneğini düşünelim. Açık havada bir düzlükte, büyük bir geviş getirenler sürüsü içinde, saptayabileceğimiz en yüksek hızlar geniş bir farklılık gösterebilir. Kıyıda köşede gizlenip bekleşen bir sürü aslan varsa, en hızlı koşanın yaşamını sürdürme ve üremede daha çok şansı olacaktır. Böylece, kuşaklar sonra çevrenin kazandırdığı dengeyle, sürü hızlı koşanlar bakımından zenginleşecek, sürünün hızı artacaktır.
    Siz de birtakım özelliklerin ortaya çıkışında etkili olan benzer güçleri gözleyebilirsiniz:

Çevrede Değişiklik:                              Doğal Olarak Seçilen Özellik:
-Ormandan düzlüğe                                                -İyi koşan bacaklar
-Düzlükte yırtıcı hayvanların ortaya çıkışı                      -Daha iyi koşan bacaklar
-Orman tabanından ağaçlara                                     -Daha iyi kavrayan kollar
-Yerden havaya                                                         -Daha hafif kemikler, daha uzun kollar ve tüyler
-Sıcaktan soğuğa                                                  -Kürk, ter gözenekleri
-Et yemekten ot yemeğe                                             -Kısa otlama dişleri

    Evrimin Amacı Var mı?
    Evrimi anlamanın zorluklarından biri, insana nedeni var gibi görünen değişmelerin aslında evrim sürecinde yalnızca rastlantıya dayanan olaylar olmalarıdır. Örneğin daha küçük hayvanların bol olduğu bir çevrede, ot yiyen bir türün gittikçe et çiğnemeye yarayan dişler geliştirmesi görülüyorsa, bu değişme anlaşılabilir: Yaşamı sürdürecek olanlar, öbür hayvanları yemek zorundadırlar ve et çiğneyen dişler bu olanağı sağlayacaktır. Burada, çevrenin hayvanları kendi yararlarına değişme yapmaya yönlendiriyormuş gibi bir amacı olduğu düşünülebilir. Bunu destekleyen bir düşünce biçimini savunan T.D. Lysenko, Stalin ve Kruşçev, bütün Sovyetler Birliği'ni neredeyse otuz yıl süren bir komik operaya sürüklediler. Bir çevrenin bir hayvan nüfusuna değişim öğretmesini sağlayan, düşünülebileceğimiz hiç bir yöntem olmaması yanında olaylar da bu şekilde gelişmez. Daha ziyade, bir hayvan nüfusu diş biçimi ve büyüklüğü bakımından rastlantısal değişimler sonucu büyük bir çeşitliliğe rakip oluyor.
    Nesil tekerleğinin her dönüşüyle, diğer hayvanları öldürebilecek ve etlerini çiğneyebilecek diş yapısı olanlar, diğerlerine göre, yaşamı sürdürme ve yavru yapma açısından daha şanslı oluyorlar. Yavaş yavaş kuşaklar boyu süren doğal seçmeden sonra, et yiyen hayvan türü gelişecektir. Bu işlem tamamen amaçtan yoksundur.
    Seçme kelimesi, belki de burada yanlış anlamaya neden oluyor, çünkü amacı da çağrıştırıyor. Çevre, tabiî ki tümüyle pasiftir. İyi veya kötü değişmelerin ortaya çıkmasına neden olmaz. Değişmeler kendiliğinden belirir (mutasyonla ve cinsel karışımla) ve bir defa gerçekleştikten sonra bir hayvana çevreye daha iyi uyma şansı verebilir.
    Bir an için dönüp güveler örneğine bakın. Büyük bir beyaz güve nüfusu içinde yer yer gri güvelerin bulunması, tümüyle rastlantısal bir olaydır ve gri renge olan "gereksinimden" bağımsızdır. Olay, gri ağaçlar döneminde görülebildiği sıklıkta, beyaz ağaçlar döneminde de ortaya çıkabilirdi. Ağaçlar, griliğe yönelten bir mutasyonun belirmesini desteklemiyorlar. Yine de aynı rastlantı gri ağaç döneminde olursa, gri güvelerin yaşamlarını sürdürüp yavru yapmaları olanağı artıyor.
    Koyu renk ağaçlardaki kuşların düşman olduğu pervanelerin durumu, düzlükte aslan tehlikesi altındaki hızlı koşucunun durumuyla aynıdır. Bu basit ilişkiyi gördüyseniz, Darwin ve Wallace'nin yeryüzündeki yaşamın geniş çeşitliliğinin verdiği ilhamla buldukları evrim prensiplerini kavradınız demektir.

    İnsanlarda Mutasyon ve Doğal Seçme
    İnsanlar daha basit canlı biçimlerinden, mutasyon ve cinsel karışımla evrimleştiler; tıpkı bakteri ve pervanelerde olduğu gibi. Şimdi bile işleyen olgunun bazı yönlerini görebiliriz İnsanlarda bazı mutasyonlar, bedende önemli bir işlevi olan bir proteinin neden olduğu bir hastalık biçiminde ortaya çıkabiliyor. Proteinin işlevim yerine başaramaması bir hastalık nedeni olabiliyor. Bugün bu nedenle oluştuğu bilinen bir sürü genetik hastalık var; her birinde değişik bir protein, çoğunlukla bir enzim iyi işlemiyor. Daha önce sözü geçen orak gözeli kansızlık  örnek gösterilebilir. Burada DNA'daki bir mutasyonel değişim, değişik hemoglobin moleküllerinin üretimine yol açıyor. Değişmiş hemoglobin molekülleri, içinde taşındıkları kırmızı kan hücrelerinin (alyuvarların) biçimini değiştirip hastalığa neden oluyorlar.
    Bu hastalık üzerine söyleyecek iyi şeyler pek yok. Ancak, Afrika'da sıtmanın yaygın olduğu yerlerde yaşayan orak gözeli kansızlık kurbanları, hastalıkları sayesinde sıtmaya karşı korunmuş durumdalar! Sıtmaya, alyuvarlara yerleşip hastalık yapan bir asalak neden olur. Bu asalaklar, orak biçimli hücrelerden hoşlanmazlar, onun yerine daha sağlıklı kurbanları yeğlerler.
    Orak gözeli kansızlık ve sıtma arasındaki bu ilişki, yine değişen organizma (bu örnekte insan) ve çevresi arasındaki ilişkinin belirgin bir örneğini gösteriyor. Orak gözeli kansızlık hastalarının evrimsel dezavantajları olsa da, bir sıtma ülkesinde sıtma yüzünden daha çok hasta olanlara göre avantajlı durumda sayılabilirler.

    Türlerin Çeşitliliği
    Nereye baksak bir canlı türünü, yaşamını sürdürebilmek için çok yoğun şekilde uğraşırken bulabiliriz. Bir avuç toprakta veya suda, her yükseklikte ve derinlikte, sıcak su kaynaklarında veya donmuş tundralarda, okyanusta veya havada, kupkuru çölde veya muson ormanlarında; evrim, akla gelebilecek (hatta gelemeyecek) her canlı türüne bir yer bulmuş görünür. Duyuların her biçimi, yemek, hareket, iletişim, sevmek, dövüşmek, korumak, üremek, bunların hepsi evrimin hizmetindedir. Ve bugün yeryüzünde gördüklerimiz daha önce yaşayıp tümüyle yok olmuş canlı yaratıkların çeşitliliğinin yalnızca ufacık bir bölümüdür. Hep bildiğimiz o koca dinozor iskeletleri, binlerce milyon yıl sürmüş doğum - yaşam - yenilme - yok olma çemberinde eriyip gitmiş türlerden bize kalan anıtlardır.
    Değişme ve doğal seçme bütün bu karmaşıklığı ve çeşitliliği açıklayabilir mi? Her şeyin nasıl geliştiği ayrıntılı olarak bilemeyiz, yalnızca prensip olarak değişme ve doğal seçme arasındaki bu karşılıklı etkileşimin durmadan genişleyen karmaşıklığa yol açabileceğini gördüğümüzü söyleyebiliriz. Organizmalara fazladan yaşamı sürdürebilme kapasitesi sağlayan değişmeler, yaşama şansını artırırlar. Yeterli zaman oldukça her şey denenecektir.
    Yalnız bir şeyden emin olabiliriz, iki veya üç milyar yıl önce yaşayıp geleceği görmeye çalışsaydık, herhalde olacakları önceden bilemezdik; kimse, insanları veya diğer canlı türlerini gözünün önüne getiremezdi. Neden? Çünkü, evrimde her adım rastlantıya dayanan bir olaydır, bu nedenle önceden bilinemez. İnsanlar dahil bütün canlı yaratıklar, son derece rastlantısal olayların ürünüdür. Denilebilir ki insanlar olarak bugün kendimizi tanıdığımız biçimimiz son derece ender bir rastlantıdır! Başka bir deyişle evrim, aynı koşullarla aynı yeryüzünde yemden başlasaydı insanların yeniden oluşmaları şansı, sonsuz küçüklükte olacaktı. Bu olgulara bağlı olarak ve aynı akıl yürütme temelinde, denebilir ki evrende bir yerlerde bize benzeyen yaratıkların varolması olasılığı çok küçüktür. Evrende yaşam olasılığı büyük ama bizimkine benzer bir yaşam olasılığı çok küçük.
    Değişme ve doğal seleksiyonun, insan varlığını açıklamak için "yeterli" olduğunu bitiriyoruz. Bilim her zaman yeterli ve basit açıklamaları sever.


Hayatın
kökleri
Mahlon B. Hoagland

   
« Son Düzenleme: Aralık 22, 2006, 10:59:54 ÖÖ Gönderen: beko » Logged

"Biyolog, elektrik motoruyla ilk kez karşılan bir çırak kadar acemi olmasına karşın karmaşık motor mekanizmalarını inceleyen kişidir"
                                                                     
Erwin Schrödinger
korkmaz61
BiyoWeb Üye
*

Teşekkür 5
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 22


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #1 : Aralık 22, 2006, 10:14:50 ÖS »

Şempanze genomunun bütünsel analizi
insanlarla daha büyük oranda genetik farklılık ortaya koydu

Genomu deşifre edilen canlılara şempanze de katıldı. Elde edilen veriler, uluslararası bir araştırma ekibince insandaki karşılıklarıyla karşılaştırıldı ve çalışmanın sonuçları Nature dergisinde açıklandı.  Araştırma ekibinin edindiği sonuçlara göre, insan ve şempanze birçok geni paylaşıyordu ama aynı zamanda benzerliklerin yanı sıra oldukça önemli farklılıklar da vardı. Öyle ki, bu ilk kapsamlı genetik karşılaştırma, daha önceden gerçekleştirilen ve kısmi genom analizine dayalı olan çalışmalarda elde edilen genetik farklılık oranını üçe katlamış durumdadır. Önceki çalışmalarda %98.5 civarında oranlar elde edilmişti, bu son çalışmada elde edilen oran ise %96’dır.

Şempanzeler; insan, fare ve sıçandan sonra genomları deşifre edilen dördüncü memeli olarak bilim adamlarının genomik hazinesini zenginleştirmişlerdir. Araştırma ekibi ABD, Almanya, İsrail, İtalya ve İspanya gibi ülkelerden 67 bilim adamı tarafından meydana getirildi. “İnsan Genomu Projesiyle atılan temeller üzerine inşa etmeye devam ediyoruz ve insan genomunu diğer organizmalardan genomlarla karşılaştırma yöntemiyle, kendi biyolojimizi anlamak açısından son derece etkili bir araç edinmiş durumdayız” diyor ABD’nin Ulusal İnsan Genomu Araştırma Enstitüsü yöneticisi Francis S. Collins.

Genetik benzerlik rakamındaki düşüşte önemli bir sebep, bilim adamlarının farklı tipte genetik farklılıkları hesaba katması oldu. Önceki çalışmalarda bilim adamları varyasyon olarak sadece SNP’leri (single nucleotide polymorphism) seçiyor, bu şekilde %1.2 gibi farklılık oranları elde ediyorlardı. SNP’ler karşılıklı DNA dizilimlerinde tek bir birimde görülen farklılaşmayı ifade ediyor. Bilim adamları bu çalışmada SNP’lerin yanı sıra başka genetik farklılaşma tiplerini de değerlendirmeye kattılar. Bunlar arasında öne çıkan bir etmen, indeller (insertions and deletions- ekleme ve çıkarmaları) oldu. Indeller, insan ve şempanze dizilimleri karşılıklı eşleştirildiğinde bazı nükleotidlerin boşluklara denk geldiği birimleri ifade ediyor. Aşağıdaki şemada örneklendirilen indel sadece 3 birim uzunluğunda. Aslında indeller binlerce birim uzunluğunda olabiliyor.

%4 farklılık, 35 milyon SNP ile 5 milyon indel şeklinde bir dağılım ortaya koyuyor.


 

Propaganda rakamlarında zorunlu indirim

Indellerin hesaba katılmasıyla, önceki analizlerin ne denli yüzeysel ve yanıltıcı oldukları da anlaşıldı. Nature dergisinin haber servisince yayınlanan ve University of Washington School of Medicine’dan Evan Eichler’in yorumlarına da yer verilen bir yazıda bu konuda şu ifadelere yer verildi:

“‘İnsan ve şempanze, önceden zannedilen yakın kuzenler değiller. DNA’mız üzerinde geçmişte yapılan yüzeysel karşılaştırmalar dizilimlerimizin %98.5 ila %99 aynı olduğunu gösteriyordu. Sayıca 35 milyon olan ve toplam genomun %1.2’sine denk gelen tek harf değişimleri tek başlarına ele alındıklarında bu çıkabiliyor. Ama başka farklılıklar da var’, diyor Eichler. Ayrı bir yazıda, duplike olmuş parçaların iki canlıya ait dizilimlerde farklı biçimlerde yayıldığını yazıyor. Bu bölgeler çeteleye %2.7’lik farklılık daha ilave ediyor. ‘Dolayısıyla, %1.2 oranı üzüntü verici bir şekilde hatalı’ diyor Eichler.”

Bu oldukça çarpıcı bir itiraf çünkü evrimciler on yıllarca toplumu insanla şempanzenin %99 genetik benzerlik ortaya koyduğu propagandasıyla yanılttılar. Ama şimdi bunun yüzeysel ve yanlış bir yorum olduğu ortaya çıkmış durumda.

Genetik benzerlik, ortak soy kanıtı değildir

Gerçekte, genetik benzerlik her ne olursa olsun bu oran, insan ve şempanzenin ortak bir atadan evrimleştiği senaryosuna hiçbir katkıda bulunmamaktadır. Açık bir şekilde, genetik dizilimler arasında genetik benzerlik olması ortak soy için bir kanıt oluşturmaz. İnsan da şempanze de aynı atmosferi soluduğuna, benzer organ ve diyetlere sahip olduklarına göre kendilerini benzer biyokimyalarla donatan genetik dizilimlere sahip olmaları son derece doğaldır. İki benzer cihazın kullanım klavuzlarındaki talimatların birbirine benzer olmasının bu cihazların tesadüflerle ortaya çıktığını kanıtlamadığı gibi, organizmalar arasındaki genetik benzerlikler de onların ortak atadan tesadüfen evrimleştiklerini kanıtlamaz. Canlıların DNA’larındaki genetik bilginin kompleksliği akıllara durgunluk verecek derecededir. Bu kompleksliğin matematiksel analizi, tesadüfe dayalı materyalist/evrimci iddiaları çürütmektedir. Genetik bilginin varlığı ve organizmalar arasında benzerlikler ortaya koyması, canlıları Allah’ın yarattğı gerçeği için somut bir bilimsel kanıt oluşturmaktadır
Logged
korkmaz61
BiyoWeb Üye
*

Teşekkür 5
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 22


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #2 : Aralık 22, 2006, 10:19:52 ÖS »

nıhayı olarak dogal seleksıyon darvinistlerin ispat etmek ıcın en cok zorlandıgı ama ıspatlanması en gereklı gorduklerı kuramdır. buna son darbeyı yıne darvınıstlerın ortak makalelerınden sıze aktarayım

    Karşılaştırmalı genom analizlerinin geliştirilmesi sürecinde evrimciler tekrar tekrar “bizi insan yapan nedir?” sorusuna genetik analizlerin nihai cevap vereceğini, bir diğer deyişle insanın tüm özelliklerinin DNA düzeyinde açıklanabileceğini öne sürdüler. İnsan ve şempanze genomlarının bütünsel ilk karşılaştırması artık ellerinde ama bırakın bir cevap vermeyi, bir ipucuna bile sahip olmaktan çok uzaklar. Bu durumu çalışmayı aktaran haber yazılarında izlemek mümkün. Konsorsiyumun bir üyesi ve aynı zamanda Washington Üniversitesi’nde genom bilimleri yöneticisi olan Robert Waterson şunları söylüyor:

“[Genetik olarak] Çok farklı değiliz. Ancak bizim dil yeteneğimiz, otomobillerimiz, kahve makinelerimiz ve psikoterapimiz var. Bunların tümü nasıl olur da [genetik] plandaki az sayıdaki genetik değişiklikten kaynaklanabilir?”

Gerçekten de öyle. Nasıl olur da az miktarda genetik farklılık bir yanda şempanzeleri ormana, diğer yanda bilim adamlarını şempanze genomu araştırma konsorsiyumlarına koyabilir? Akıl ve his sahibi bir canlı olan insanın genlere indirgenemez olduğu belirgin bir gerçektir. Bu durum evrimcileri cevapsız bırakmaktadır. Almanya’nın Leipzig kentinde bulunan Max Planck Evrimsel Antropoloji Enstitüsü’nden Svante Pääbo’dan şu sözler aktarılıyor:

“Burada şempanzelerden fenotipik olarak neden bu denli farklı olduğumuzu göremiyoruz. Gizemin bir kısmı orada saklı ancak bunu henüz anlayabilmiş değiliz.”

Ulusal İnsan Genomu Araştırma Enstitüsü yönetcisi Collins, “Bizi insan yapan nedir?” sorusuna sadece moleküler boyutta cevap aramanın yanlışlığına şu sözlerle dikkat çekiyor:

“İnsan olmayla ilgili gerçek soru biyolojik bir soru olmanın ötesinde bir soru. Bu aynı zamanda teolojik bir soru. DNA bize nasıl olup da doğruyu yanlıştan ayırabildiğimizi veya insan ruhunun ne olduğunu söyleyemez.”
Logged
Angelperta
BiyoWeb Üye
*

Teşekkür 9
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 60


Hacettepe Üniversitesi


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #3 : Ocak 29, 2007, 12:12:05 ÖÖ »

...
Genetik benzerlik, ortak soy kanıtı değildir

Gerçekte, genetik benzerlik her ne olursa olsun bu oran, insan ve şempanzenin ortak bir atadan evrimleştiği senaryosuna hiçbir katkıda bulunmamaktadır. Açık bir şekilde, genetik dizilimler arasında genetik benzerlik olması ortak soy için bir kanıt oluşturmaz. İnsan da şempanze de aynı atmosferi soluduğuna, benzer organ ve diyetlere sahip olduklarına göre kendilerini benzer biyokimyalarla donatan genetik dizilimlere sahip olmaları son derece doğaldır. İki benzer cihazın kullanım klavuzlarındaki talimatların birbirine benzer olmasının bu cihazların tesadüflerle ortaya çıktığını kanıtlamadığı gibi, organizmalar arasındaki genetik benzerlikler de onların ortak atadan tesadüfen evrimleştiklerini kanıtlamaz. Canlıların DNA’larındaki genetik bilginin kompleksliği akıllara durgunluk verecek derecededir. Bu kompleksliğin matematiksel analizi, tesadüfe dayalı materyalist/evrimci iddiaları çürütmektedir. Genetik bilginin varlığı ve organizmalar arasında benzerlikler ortaya koyması, canlıları Allah’ın yarattğı gerçeği için somut bir bilimsel kanıt oluşturmaktadır



çok kesin yargılara varmışsın sanki burda kaynağın nedir bu yargıları söylerken ... ? Nature dergisinde mi okudun bunları ...?
Logged

memento mori!
BiyoWeb Üye
*

Teşekkür 0
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 1



Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #4 : Şubat 10, 2007, 12:22:55 ÖS »

   Korkmaz61,ilk önce sana şunu şöylemek isterim yazdıklarında evrime diğer tüm bilim dallarından farklı bir gözle baktığım açıkca belli olmakta.Sana bunun bir bilim dalı olduğunu ve bilim tarihi boyuncada tüm tez ve teorilerin zamanla ya üzerine bir şeyler eklenerek devam ettiği veya geçersiz sayılıp yok olduğunu hatırlatmak isterim.her bilim dalında olduğu gibi evrim de her geçen gün ilerlemektedir.Bugünkü teknoloji 10 yıl öncekinden çok farklı dolayısıyla verilerde öyle.Benzerlik oranında bir düşüş varsa (ki bu fark teknoloji ne kadar ilerlesede küçücük kalacaktır) bu teknolojinin getirisidir ve çok normal.Bunu bilim adamları yıllarca insanlığı yanılttı!! diye yansıtmak çok ama çok yanlış.Bu yanıltma diildir senin burada bahsettiğin şeyler kanun değil sonuçta lütfen unutma bunu.sana şu basit ve çok bilinen örneği vermek isterim bir zamanlar atomda parçalanamaz deniyordu fakat ne oldu insanlar teknoloji ilerledikçe bunun yapılabileceğini gösterdi ama insanlar bizi yıllarca aldattınız,kandırdınız,yalancılar,sahtekarlar diye bir şey söyledi mi???
   son olarak iki benzer cihazın kullanım klavuzlarındaki talimatların birbirine benzer olmasının bu cihazların tesadüflerle ortaya çıktığını kanıtlamadığını söylüyorsun.Evet sana katılıyorum ama zaten ne bi evrimcinin nede aklı başında bir insanın böyle birşey söylediği yok!Evrimi çok yanlış değerlendiriyosun.İki benzer cihazın kullanma klavuzundaki talimatlar birbirine benzemesi bir ortak atayı gösterir yani ortak bir yaratılışı...
Logged
seflek
Demirbaş
Full BiyoWeb
*

Teşekkür 15
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 106


Çukurova Üniversitesi


Üyelik Bilgileri WWW
« Yanıtla #5 : Şubat 16, 2007, 05:36:03 ÖS »

Doğal seçilim mekanizması bence evrimin en anlaşılır düşüncesidir ve doğal seçilimin bir çok kanıtı vardır. Ayrıca pratikte de kullanılmaktadır.

Mesela kanser hücrelerine karşı kullanılan kemoterapik ilaçlar artık bir çok farklı çeşidiyle birlikte kullanılıyor. Çünkü doğal seçilimin her canlı türünde olduğu gibi kanser hücrelerinde de etkili olduğu anlaşılmış. Bir çeşit kemoterapik ilaç kullanıldığında farklı özellikteki kanser hücreleri ilaçtan etkilenmeyebilir ve ortamdaki varlığını artırabilir ve bir süre sonra hasta kişi aynı kemoterapi ilacıyla tedavi edilemez hale gelir. Bu nedenle günümüzde bir çok çeşit kemoterapi ilacı birlikte kullanılmakta. Bunun nedeni doğal seçilimin varlığı...

Aynı şey antibiyotikler içinde gecerlidir. Antibiyotiklerin bilinçsiz kullanımı farklı özellikteki bakterilerin ortamdaki saysını artırmaktadır. Örneğin eşit saysıda iki farklı özellikte bakteri aynı ortamda olsun. İki türde birbiriyle rekabetinden dolayı ortamda çok fazla üreyemiyor. Ama bu oratama bir antibiyotik ilave edilince türlerden biri antibiyotiğin varlığında yok oluyor. Diğer tür hiç etkilenmiyor. hatta türlerden biri yok olduğu için rekabet olyıda bitiyor. Başka bir sınırlayıcı faktör olmadığı sürece üremesine devam ediyor. İşte bu iyi bir doğal seçilim örenği. Çünkü sadece bilimsel bir teori değil, tıbbi alanda neredeyse her gün uygulanan bir durum..

Bunlar hayatımızda uygulama alnı bulmuş olan iki örenkti daha çok sayıda örnek var. Doğal seçilim prensibiyle yapılan bir çok bilimsel çalışma var. Kısaca doğal seçilim kuramı günlük hayatta uygulama alanı bulmuş sağlam bir teoridir.
Logged
Angelperta
BiyoWeb Üye
*

Teşekkür 9
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 60


Hacettepe Üniversitesi


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #6 : Şubat 16, 2007, 09:56:04 ÖS »

evet doğal seçilim kemoterapik ilaçlara karşı direnç gösteren hücrelerinde seçilmesini sağlıyor. kanser %99,999.. kadar iyileştirilsede içinden çıkan bir veya birkaç dirençli hücre tekrar tümör oluşturabiliyor. ve bu oluşumdan sonra hastalık kemoterapiye cevap vermeyebiliyor.

biraz da etki tepki dengesi olarak bakabiliriz. vücut ilaçla olsun bi şekilde kendisi için dirensede mutasyonlu hücrelerde varolabilmek için direniyor sanki..
Logged

apoptozis
Moderator
Full BiyoWeb
*

Teşekkür 5
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 107


Eskişehir Osmangazi Üniversitesi


Üyelik Bilgileri WWW
« Yanıtla #7 : Ekim 18, 2007, 10:10:23 ÖS »

Derler ya; bir aminoasitin oluşması olasılıklar dahilinde imkansızdır.Tesadüflere yer yoktur doğada, olamaz.Onlar öyle desin siz de şu aşağıdaki yazıyı okuyun çünkü orada oluşması yine olasılıklar dahilinde imkansız gibi gözüken  bir molekülün nasıl olustuğu yazıyor tanıdık bişi hemde ipucu verim dihidrojenmonoksit.Demek ki oluyormuş;
 



Bir su molekülü

Yeryüzündeki hayatın temeli olan suyun oluşabilmesi ise aslında son derece zordur. Öncelikle suyun bileşenleri olan hidrojen ve oksijen moleküllerini bir cam kabın içinde düşleyelim. O kabın içinde çok uzun bir süre bırakalım. Bu gazlar kabın içinde yüzlerce yıl bile hiç su oluşturmayabilirler. Oluştursalar da çok yavaş olarak, mesela binlerce yıl sonra kabın dibinde çok az su farkedilebilir.

Böyle bir durumda suyun bu derece yavaş oluşmasının sebebi sıcaklıktır. Oda sıcaklığında oksijenle hidrojen çok yavaş tepkimeye girerler .

Oksijen ve hidrojen, serbest halde iken H2 ve O2 molekülleri halinde bulunurlar. Bu moleküllerin su molekülünü oluşturmak için birleşmeleri için çarpışmaları gerekir. Bu çarpışma sonucunda, hidrojen ile oksijen molekülünü oluşturan bağlar zayıflar ve oksijen ile hidrojen atomlarının birleşmesine engel kalmaz. Sıcaklık, bu moleküllerin enerjisini, dolayısıyla hızlarını arttırdığı için çarpışmaların sayısını da büyük ölçüde arttırır. Böylece, tepkimenin hızlı ilerlemesini sağlar. Ancak, şu anda yeryüzünde suyun oluşmasını sağlayacak kadar yüksek ısı yoktur. Suyun oluşması için gerekli olan ısı, dünya oluşurken sağlanmış ve dünyanın dörtte üçlük kısmını oluşturan su o zaman oluşmuştur. Artık bu su kaynakları buharlaşarak atmosfere yükselmekte, orada da soğuyarak yağmur şeklinde yeniden yeryüzüne dönmektedir. Yani mevcut miktara yeni bir ilave olmaz, sadece bir çevrim yaşanır.

Su, kimyasal olarak pekçok olağanüstü özelliğe sahiptir. Her bir su molekülü hidrojen ve oksijen atomlarının birleşmesiyle oluşmuştur. Biri yakıcı, diğeri de yanıcı olan iki gazın birleşerek bir sıvıyı, hem de suyu oluşturuyor olmaları oldukça ilginçtir.

Kimyasal olarak suyun nasıl oluştuğuna gelince; suyun elektrik yükü sıfır yani nötrdür. Ancak oksijen ve hidrojen atomlarının büyüklüklerinden dolayı su molekülünün oksijen tarafı hafifçe eksi, hidrojen tarafı da hafifçe artı yüklüdür. Birden fazla su molekülü biraraya geldiğinde artı ve eksi yükler birbirini çekerek “hidrojen bağı” denilen çok özel bir bağı oluşturur. Hidrojen bağı çok zayıf bir bağdır ve ömrü aklımızın  kavrayamayacağı kadar kısadır. Bir hidrojen bağının ömrü, yaklaşık olarak bir saniyenin yüzmilyarda biri kadardır. Ama bağlardan biri kırıldığında hemen bir diğer bağ oluşur. Böylece su molekülleri birbirlerine yapışırlar ve diğer taraftan zayıf bir bağla birbirlerine bağlandıklarından akışkan olurlar.

Hidrojen bağlarının suya kattığı bir başka özellik de, suyun sıcaklık değişimlerine direnç göstermesidir. Havanın sıcaklığı aniden artsa bile suyun sıcaklığı yavaş yavaş artar, aynı şekilde havanın sıcaklığı aniden düşse bile suyun sıcaklığı yavaş yavaş düşer. Suyun sıcaklığının önemli oranda oynayabilmesi için çok büyük miktarlarda ısı enerjisine ihtiyaç vardır. Suyun ısı enerjisinin bu derece yüksek olmasının canlı hayatına sağladığı çok büyük faydalar vardır. Çok basit bir örnek verecek olursak, vücudumuzda çok büyük oranda su vardır. Su eğer havadaki ani sıcaklık iniş ve çıkışlarına aynı oranda uysaydı aniden ateşimiz çıkardı veya aniden donardık.

Aynı şekilde, suyun buharlaşmak için de çok büyük bir ısı enerjisine ihtiyacı vardır. Su buharlaşırken, çok ısı enerjisi kullandığı için suyun sıcaklığında eksilme olur. Yine insan vücudundan bir örnek verecek olursak; vücudumuzun normal sıcaklığı 36oC’dir ve dayanabileceğimiz en yüksek sıcaklık 42oC’dir. Aradaki bu 6oC’lik aralık çok küçük bir aralıktır ve birkaç saat güneş altında çalışmak vücut sıcaklığını bu kadar arttırabilir. Ancak vücudumuz terleyerek, yani içindeki suyu buharlaştırarak çok büyük miktarda ısı enerjisi harcar ve vücut sıcaklığı düşer. Vücudumuz otomatik olarak çalışan böyle bir mekanizmya sahip olmasaydı, birkaç saat güneş altında çalışmak bile bizler için öldürücü olurdu.
 

Yandaki şemada solda tek bir su molekülü, sağda ise birbirleriyle 'hidrojen bağı' oluşturmuş su molekülleri görülmektedir.

Hidrojen bağlarının suya kazandırdığı bir başka olağanüstü özellik, suyun sıvı iken katı haline oranla daha yoğun olmasıdır. Halbuki, yeryüzündeki maddelerin çoğu katı iken sıvı haline oranla daha yoğundur. Ancak, su diğer maddelerin tersine donarken genleşir. Bunun sebebi hidrojen bağlarının su moleküllerinin birbirlerine sıkı şekilde bağlanmasını engellemesi ve arada birçok boşluğun kalmasıdır. Su sıvı iken hidrojen bağları kırıldığından oksijen atomları birbirine yaklaşır ve daha yoğun bir yapı elde edilir.

Bu durum aynı şekilde buzun sudan daha hafif olmasını da beraberinde getirir. Normalde herhangi bir metali eritip içine aynı metalden birkaç katı parça atsanız, bu parçalar hemen dibe çöker. Ancak suda durum farklıdır. Onbinlerce ton ağırlığındaki buz dağları suyun üzerinde mantar gibi yüzmektedirler. Peki suyun bu özelliğinin ne gibi bir faydası olabilir?

Bu soruyu bir ırmak örneği ile cevaplayalım: Havalar çok soğuduğunda ırmaktaki suyun tamamı değil, sadece üzeri donar. Su, +4oC’de en ağır halindedir ve bu dereceye ulaşan su hemen dibe çöker. Suyun üzerinde ‘katman halinde buz’ oluşur. Bu katmanın altında su akmaya devam eder ve +4oC canlıların yaşayabileceği bir sıcaklık olduğu için sudaki canlılar bu sayede hayatlarını sürdürürler.

Kaynakça

1. Beiser,Arthur; Çağdaş Fiziğin Kavramları,Diyarbakır ,2.Baskı (1989)

2.Feynman, Richard P., Kuantum Elektrodinamiği (1985),Nar yayınları(1993),Çev: Ömür Akyüz

3.Gamow,George, Bay Tomkinsin Serüvenleri (1940/1965),Evrim yay,Çev: Tuncay İncesu(1998)

4.Petrucci ve Harwood, Genel Kimya, Çeviri editörü: Tahsin Uyar, Palme yayı,Ankara 1994

Hazırlayan: Ramazan Karakale

http://www.zamandayolculuk.com/cetinbal/modernatomkurami.htm

SAYGILARIMLA...
« Son Düzenleme: Şubat 16, 2008, 08:30:51 ÖÖ Gönderen: apoptozis » Logged

..."Einsteincılığın" tersine,Darwincilik konusunda bilgisi olan olmayan ahkam kesiyor. Sanırım Darwinciliğin bir sorunu da, Jacques Monod'nun dediği gibi,herkesin bu kuramı anladığını zannetmesi."

Richard Dawkins(Kör saatçi,s:III)
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

MySQL ile Güçlendirildi PHP ile Güçlendirildi Powered by SMF 1.1.3 | SMF © 2006, Simple Machines LLC
Joomla Bridge by JoomlaHacks.com



Powered by  MyPagerank.Net
XHTML 1.0 Geçerli! CSS Geçerli! Dilber MC Theme by HarzeM