beko
Demirbaş
Sr. BiyoWeb
Teşekkür 1910
Offline
Cinsiyet: 
Mesaj Sayısı: 256
Erciyes Üniversitesi
|
 |
« : Şubat 07, 2007, 02:53:38 ÖÖ » |
|
ATATÜRK VE ÇAĞDAŞLIK Çağdaşlaşma; içinde bulunulan çağın gereklerini anlamak, bunları benimsemek ve topluma hem anlayış hem de kurumlar açısından o çağın gerektirdiği yaşam biçimine geçirebilmektir. Gelişmiş olarak nitelenen ülkeler ,ulaştıkları, siyasal, sosyal, kültürel,ekonomik ve teknolojik boyutlarla, içinde bulundukları çağın uygarlığını temsil eden bir düzey oluştururlar. Bu düzey “Çağdaş Uygarlık Düzeyi” olarak benimsenir.Bir ülkenin, bir ulusun çağdaş olup olmadığını da yaşadığı çağın uygarlık düzeyine yakınlığı ile değerlendirilir. “Atatürk, türk toplumunda çağdaşlaşmayı bir yaşam davası, bir yaşam savaşı olarak görüyorlar. “yapmakta olduğumuz devrimlerin amacı, Türkiye Cumhuriyeti halkını, bütünüyle çağdaş ve bütün anlam, biçim ve görünüşleriyle uygar bir toplum haline eriştirmektir”. Diyen Atatürk, “Uygarlık” tan ne anladığını da şöyle dile getirmiştir. “Uygarlığı kültürden ayırmak güçtür, gereksizdir. Bu nedenle, kültürden ne anladığımı söyleyeyim. Kültür bir toplumun devlet hayatında fikir hayatında yani bilim ve güzel sanatlarda, iktisadi hayatta, yani tarımda ticarette, zanaatta; kara, deniz ve hava ulaşımında yapabileceği şeylerin bileşkesidir… Bir milletin uygarlığı dendiği zaman kültür adı altında saydığım bu üç tür faaliyetin bileşkesinden başka bir şey olmayacağını sanırım.” Cumhuriyetimizin 80 inci ve Atatürk’ ün aramızdan ayrılışının …… inci yılında, biz gençler; Atatürk’ ü ve tarihimizi daha iyi öğrenmek, daha da önemlisi, anlamak, bunlardan doğru dersler çıkarmak ve bu dersleri mümkün olabilecek her ortamda, çevremize anlatmak zorundayız. Atatürk denilince zihnimizde belirmesi gereken şey, bir insandan çok, bir dünya görüşü bir yaşam tarzı olmalıdır. Bu dünya görüşünün merkezine de sadece bir fikir yerleştirilmelidir. O da, uygarlık. Osmanlı İmparatorluğunun yıkıntıları üzerine kurulan Türkiye Cumhuriyetinin, gerek içeriden gerekse dışarıdan yapılan tüm engellemeler rağmen, 80 yıl kadar kısa bir sürede tekrar bölgesinin en güçlü devleti haline gelmesinin altında yatan, Anayasamızda tanımı bulunan CUMHURİYETİN TEMEL NİTELİKLERİ’ dir. Bu gün bazı sorunlarımızı hala çözemediysek, bunun nedeni; bir yanıyla Atatürk’ ün çizdiği yoldan, kişisel çıkarlarımız yada kişisel yetmezliklerimizden dolayı sapmamızdır. Diğer yanıyla da Osmanlı’dan devralınan toplumsal mirasın geriliğinden kaynaklanan sorunlardır. Kurtuluş savaşı kazanılıp, Lozan da Anadolu’nun tapusu alındıktan sonra, “Asıl kurtuluş mücadelesi şimdi başlıyor.” diyordu Atatürk. Çünkü, asırların ihmali ve birikimi olarak Türk toplumu, çağdaş uygarlığı temsil eden Batılı toplumlardan çok gerilerdeydi. Uygar dünyanın çoktan gerilerde bıraktığı, Rönesans, Reform, Aydınlanma, Sanayileşme ve Uluslaşma gibi evreler Türk toplumunda yaşanmamıştı, çağdaş dünya ile aramızda oluşan yaklaşık üç yüz senelik farkı, iki-üç kuşak içerisinde kapatabilmek için hükümet yapısından, insanlarımızın düşünce yapısına kadar ne varsa yıkıp yani baştan oluşturmaktan başka çözüm yoktu. Meclis zorlanarak ta olsa padişahlığı kaldırmıştı; ama cumhuriyetin ilanı ancak bir sene sonra mümkün olabildi. Temel sorun; Müslüman çoğunluğa, Allah’ın yeryüzündeki gölgesi kabul edilen Padişah-Halife egemenliği yerine Millet’in egemenliği ile altı yüz yıldır yaşadığı ve benimsettirildiği şeriat düzeni yerine Laik-Hukuk düzeninin kabul ettirilip ettirilemeyeceğidir. İngiltere başbakanı Loyd GEORGE, 1920 Londra Konferansı’nda “Türklerin değişebileceğine inanmanın fazlaca iyimserlik olacağını” tüm dünyaya duyururken, Atatürk Türk insanını yeniden yaratmak kararını vermiş ve işe koyulmuştu bile. Çağdaş bir toplum olabilmek için ümmet toplumunun kulları yerine, “Fikri hür, İrfanı hür” özgür yurttaşların yetiştirilmesi şarttır. Aşılması gereken yol uzun ve zorluklarla dolu olmakla beraber, elde edilen bağımsızlığı koruyabilmek ve uygar bir millet olabilmek için başkaca bir seçenek de yoktu. Atatürk’ün dediklerini ve yaptıklarını bir bütün halinde ele alıp inceleyince varılan sonuç şu olmaktadır: Laiklik ve Uygarlık. Atatürk bir demokrasi aşığıdır, Fransız ihtilalinin de hayranıdır. Ancak karşılaştığı gerçeklerle, halkı aydınlatmadan ve onları cahillikten kurtarmadan uygulanacak batı usulünde bir demokrasinin, sadece gericilerin yararına olacağını ve yurdu tekrar yobazların boyunduruğu altına sokmaktan başka bir şeye yaramayacağını görmüştür. Daha harbiye yıllarından itibaren gerçek demokrasinin, halkı teokratik düzenin baskısından kurtarıp, tam olarak aydınlığa kavuşturmakla gerçekleşebileceğini kavrayan Atatürk’ün laikleşme sürecindeki mantıksal yaklaşımı da bunu çok net ortaya koymaktadır. “Saltanatın” ve bir süre sonrada “Hilafetin” kaldırılması Atatürk devrimlerinin temelini oluşturmaktadır. Çünkü bu kararlarla tutuculuk yıkılıyor ve böylece onun en sağlam dayanakları ortadan kaldırılmış oluyordu. Hafta Sonu Tatili Kanunu ile tatil gününün Cuma’dan Pazar gününe alınması devrimler hiyerarşisi içinde önemsiz bir halka gibi görünmekle birlikte, taşıdığı anlam çok büyüktür. Cumhuriyet’in, tabu olan, kutsala karşı vurduğu ilk darbedir bu. Böylece hem Batı’ya yönelinmiş hem de tutuculuğun direnme gücü ustaca yoklanmış oluyordu. Tevhid-i Tedrisat (Öğretimde Birlik ) Kanunu ile Medreselerin kapatılması, tutucu ve gerici düşünce sisteminin en güçlü kalesini yıkmak oluyordu. Ardında Şer’iye mahkemelerinin kapatılması, Öğretimde ikilik olmayacağı gibi yargıda da ikilik olmayacağını ortaya koyuyor ve devlet işlerinin Teokratik baskıdan bütünüyle arındırılmasını sağlıyordu. Devlet düzeninde yapılan bu köklü değişimi, halkın dış görüntüsünde de oluşturmak ve birtakım kisvelerle insanlar üzerinde egemenlik kurmaya çalışanları etkisizleştirmek için çıkarılan Kıyafet Kanunu ile Tekke ve Türbelerin Kapatılmasını sağlayan kanun, geriliğe ve uyuşukluğa uygun ortam yaratan son yuvaları da ortadan kaldırmış oluyordu. Medeni Kanunla yaşama biçimimiz Batı ölçülerine yaklaşıyor, Harf Devrimi ile Toplum önce Arapça’nın egemenliğinden sonra da Doğu-İslam Uygarlık ve kültürünün Hurafelerinden uzaklaşmış oluyordu. Bütün bu devrimler, çağdaş uygarlığa ulaşma stratejisinde; önceliğin Laikliğe ve beyinlerin şartlanmışlıktan arındırılmasına verildiğini göstermektedir. Halkın ibadetine, inancına asla karışmamış olan Atatürk, kimler din adına devlet işlerini düzenlemeye kalkışmışsa, sarsılmaz bir irade ile onların karşısına dikilmiştir. Gericilere karşı asla hoşgörü göstermemiş, yanlışı doğru olarak bellemiş olan halkını da sürekli olarak aydınlatmıştır. Atatürk’ün yenileşme ve çağdaşlaşma programı, bilimin yol göstericiliğinde “Az zamanda çok ve büyük işler yapmak” temeline dayanıyordu. Böylesine geniş kapsamlı bir kültür değiştirme serüveninin, dünyada örnek alınacak modelleri de yok denecek kadar azdı. Trablusgarp’ tan Lozan’a kadar aralıksız süren savaş yılları ve onun getirdiği yıkıntılar, sermayesi ve sanayisi oluşmamış bir ülke, son derece yetersiz bir eğitim düzeyi, yüklenilmek zorunda kalınmış Osmanlı borçları ve kapitalist Batı’ya karşı kazanılmış olan zaferin ardında bütünüyle olmasa da belirli ölçüde var olan S.S.C.B. desteği. Bütün bu koşullar altında, genç Cumhuriyet yönetimi tarafından sosyalist yada kapitalist hangi ekonomik sistemin benimseneceği, oldukça merak konusudur. Geri bir tarım ülkesi olarak kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin 1925 yılında köylüden alınan Aşar vergisini kaldırmış olması, üzerinde önemle durulması gereken bir karardır. Devletin yeniden yapılanma ve onarımı için paraya ihtiyaç vardır, toplum köylü toplumudur ve köylüden alınan vergi kaldırılmaktadır. Çelişkili gibi görülen bu karar, Atatürk’ün, içinde bulunduğu toplumu çok gerçekçi bir biçimde değerlendirmesinin bir sonucudur. Çünkü yüzyılların alışkanlığı ile kendi çıkarlarından habersiz hale getirilmiş olan bu insanlar, cami istemekte, medrese istemekte ve şeriat istemekteydi. Yapılan köklü değişimleri, Büyük Önder Atatürk’ü sevmelerine karşın, şüpheyle karşılıyor ve anlamaya çalışıyorlardı. Bu koşullar altında onların elindekini ve avucundakini alarak sermaye oluşturmaya kalkmak kamu oyu desteğinin yitirilmesine ve muhaliflerin güçlenmesine kucak açardı. Bu nedenle Atatürk’ün uyguladığı yöntem bilinen ideolojilerin hiç birine benzemediği için “Kemalizm” adı verildi. Atatürk “Biz bize benzeriz” diyor ve ekliyordu: “ bizim yolumuzu çizen içinde yaşadığımız yurt, bağrından çıktığımız Türk milleti ve bir de milletler tarihinin bin bir facia ve ıstırap kaydeden yapraklarından çıkardığımız sonuçlardır” Araştırmacı Taha PARLA, Kemalizm’ i bir tür korporatizm olarak görür. Korporatizm kısaca “Devlet her şeyde olmalı” görüşünün adıdır. Ahmet Taner Kışlalı ise Laiklik, Milliyetçilik, Cumhuriyetçilik ilkelerinin 1789 Fransız devriminden, Halkçılık, Devrimcilik ve Devletçilik ilkelerinin ise 1917 Sovyet devriminden esinlendiğini kaydeder. Diğer bir deyimle Kemalizm’ i, Liberalizmin ve Sosyalizmin bir bileşkesi olarak görür. Atatürk’ ün kendisi ise yaptıklarını şöyle özetlemektedir: ”Uçurumun kenarında yıkık bir ülke. Türlü düşmanlarla kanlı boğuşmalar. Yıllarca süren savaş. Ondan sonra içeride ve dışarıda sayılan, tanınan, yeni vatan, yeni toplum, yeni devlet.” İşte bu nedenledir ki yıllar sonra, Fransa devlet Başkanı Mitterand Atatürk için şunları söyleyecektir: “Halkı demokrasi nedir bilmediği ve böyle bir talebi olmadığı halde, bir yandan demokratik kurumları inşa etmeye çalışan, bir yandan da halkını demokrasi için durmadan eğiten böyle bir devlet adamı dünyanın hiçbir yerinde yoktur.” Stalin ile birlikte Sovyetler Birliği’ nde totaliter bir rejim, Almanya da ve İtalya da yükselen bir değer olarak ırkçılık ve Faşizm, Avrupa ve dünyanın pek çok ülkesinde krallıklar hala egemenliklerini sürdürürken, 1938 de Türkiye, çağdaş dünyanın ender demokratik ülkelerinden birini temsil ediyordu. Atatürk’ ün öderliği ve kollaması sonucu TBMM de yer alan düşünür-yazar, esnaf, çiftçi, işçi ve özellikle kadın millet vekillerinin sayısı bu gün bile imrenilecek düzeyde idi. Mesleği askerlik olmasına, cephelerden cephelere koşarak çok kanlı muharebeleri sevk ve idare etmesine ve mareşal rütbesine kadar ulaşmasına rağmen, Atatürk’ ün; askerlikle ilgisi olmayan çağının pek çok devlet adamı gibi üniformalar giymek yerine, sivil giysileri tercih ederek bu görüntüsüyle de halkına önderlik etmesi, onun çağdaşlık anlayışının bir başka göstergesiydi. Kısa sürede uygulamaya konulmuş olan yenileşme ve değişme programı hukuk alanından eğitim sistemine, sosyal hayattan, ekonomik hayata kadar her şeyi hızla değiştirdi. “Değişim; çocuklarla genç kuşaklarda, büyük kentlerin Avrupa görmüş aydın çevrelerinde, Kurtuluş Savaşına katılmış asker-memur kadroları arasında, toplumun diğer katmanlarına nazaran daha hızlı gerçekleşti.” Cumhuriyet Halk Partisi programına, 1927 de Cumhuriyetçilik, Laiklik, Milliyetçilik ilkeleri, sonrada 1931 de altı ilkenin tamamı girdi. 1937 ye gelindiğinde ise bu ilkelerin yeri artık Anayasa da idi. Atatürk hayata gözlerini yumduğu zaman geçen onbeş sene içerisinde mucizeler yaratılmış, topluma çok büyük adımlar attırılmıştır. Ancak, İslamcı muhalefet uzunca bir süre susturulmuş ve sindirilmiş olmasına karşın yok edilememiştir. Cumhuriyetçiler, çağdaşlaşma programını büyük bir inançla yürütürlerken, Siyasal İslamcılarda boş durmadılar, zaman zaman yapıla muhalefetin sonuçlarını ve tepkilerini izlediler. Türk devrimini kendilerince yorumladılar. Eksiklik 1945 te çok partili parlamenter sisteme geçiş ile birlikte su yüzüne çıktı. Vatandaş henüz ulusal kimliğini tam olarak içselleştirememişti. Çok partili demokratik sisteme geçiş için daha erken olduğunu, Türkiye’nin buna hazır olmadığını ileri süren çevrelere İsmet İNÖNÜ şu yanıtı veriyordu: “evet, şu kahramanlar devri dediğiniz devirden, halk yığınlarının oyları dercine elli sene sonra geçse idik, gene bu buhranları yaşayacaktık. Ancak o zaman bu hareketin önderleri bunun çilelerine, belki benim gibi tahammül edemeyeceklerdi.” Ve böylece bu buhranlar yaşanmaya başlandı ve bu tarihten itibaren laik ve demokratik bir topum düzeni oluşturmak adına atılan dev adımlar oy kaygıları ile küçüldü, kişisel çıkarlar ön plana çıktı. Türkiye laik, demokratik ve ulusal bir devlet kimliğine henüz tam olarak bürünemeden ve sanayileşmesini de tamamlayamadan bir tüketim toplumu haline geldi. Şimdide arabesk bir anlayış ile Bilgi Çağına geçmenin sancıları içerisindedir. Atatürk’ ten bize kalanların değerini anlamak, Ata’ nın “Söylev”ini okumadan yeterince mümkün olmamaktadır. Onu, Çağdaş Uygarlık yolundan ne saldırgan düşmanlar, ne padişah, ne karşı devrimciler ne de yoluk döndürebilmiştir. Atatürk ilke ve inkılapları bu günde Türk çağdaşlaşma hareketinin itici gücünü oluşturmaya devam etmektedir. Atatürk nostaljik bir lider, Atatürkçülük de modası geçmiş bir yaklaşım biçimi değildir. Atatürkçü çağdaşlaşma hareketinin temelinde devlet olarak bağımsızlık; millet olarak egemenlik; birey olarak da hak ve hürriyetler ile laik ve demokratik bir toplum düzeni yatmaktadır. Cumhuriyet’ in getirdiği hukuk, Cumhuriyet’ in getirdiği eğitim, cumhuriyet’ in yarattığı genç kuşaklar, Türk kadınına sağladığı konum, kısaca her türlü engellemelere karşın Cumhuriyet’ in getirdiği çağdaş hayat biçimi, ülkemizi İslam Ülkeleri içerisinde çok farklı bir konuma getirmiştir. Cumhuriyetin ……. yılda elde ettiği başarılar, yüce önder Atatürk’ün çizdiği ve oluşturduğu işte böylesi bir zeminde kazanılabilmiştir. Cumhuriyetin giderek daha çok demokratikleşmesi, Atatürkçülüğün kaçınılmaz bir sonucudur. Çünkü, Demokrasi; çağdaş bir yaşam ve yönetim biçimidir. Bir yanda haklar ve yetkiler, öbür yanda ödevler ve sorumluluklarla dengelenen hukuksal bir disiplindir. Çağdaşlaşma hareketinin gelişmesini doğru yönde sürdürebilmesi için Türkiye’nin; “Türk Genci devrimlerin ve rejimin sahibi ve bekçisidir. Bunların lüzumuna, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır.” diyen Atatürk’ü gençlere öğretmekten, onları laik bir dünya görüşü doğrultusunda yetiştirmek için her türlü özveriye katlanmaktan başka bir çıkar yolu yoktur. Demokrat ve laik yapımız bazı çevreler ve ülkeler tarafından engel, tehlike ve kötü örnek olarak değerlendirileceğinden, her türlü ayrımcılığın fırsat kolladığı gerçeğini bilmeli ve bu bilinçle yolumuza devam etmeliyiz.
|