BiyoWeb - Biyoloji Forumu
Duyurular: BiyoWeb Forumlarına Hoş Geldiniz
*
Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun. Ekim 11, 2008, 03:42:26 ÖS


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz


  Mesajları Göster
Sayfa: 1 [2]
11  Diğer Bilim Dalları / Bilim Adamları / BİLGE KRAL ALİYA İZZET BEGOVİÇ : Temmuz 14, 2007, 11:23:13 ÖÖ
    ALİYA İZZET BEGOVİÇ

ALPEREN GÜRBÜZER




       Dile kolay tam yetmiş sekizyıl yaşadı, 2003 yılında vefat etti. Daha küçük yaşta ticaretle uğraşan babasını kaybetti. En büyük teselli kaynağı biricik  dindar annesi idi. İlk eğitim anne şefkati ve onun dizi dibinde dini öğretileriyle başladı. Onun için annesine bu yönden çok şey borçlu. 1943 yılında liseyi, 1956’da Hukuk fakültesini bitirdi. Aliya İzzet Begoviç  hiçbir zaman avukatlıkla uğraşmadı, bir inşaat firmasında hukukçu olarak görev yaptı.
     Gençliği buram buram idealist aktivitelerle geçti. Genç yaşta Mladi Müslimani ( Genç Müslümanlar) teşkilatına üye oldu. Üç evlatının baş harfleri olan ( Leyla, Sabina, Bakir) LSB kod adıyla yazılar yazdı.  Derken, kominizmin 1946 yılında iktidara gelmesiyle gençliğindeki faaliyetleri bahane edilerek kendisi ve onunla birlikte 2000’ ini aşkın dava arkadaşları tutuklanarak Bosna –Sirbistan ormanlarında çalıştırıldılar. Tutukluğunun ardından  yine boş durmadı, ‘’Doğu ve İslam’’ eserini yayınlamak üzere sponsor bulmasıyla tekrar tutuklandı. Bu sefer ki tutukluluk dünya gündemine oturacak, şu meşhur 1983 yılı davası olarak adlandırılan aralarında yirmi entelektüelinde bulunduğu kişiler birçok gazetelerde başsayfa haber olarak geçecektirler.   Bu davada  haklarında Müslüman olmayanları temizleme iddiasıyla yargılandılar, derken on iki seneliğine onunla birlikte yirmi aydın tutuklandı. Bilge Kral Aliye İzzet Begoviç Foça cezaevinde altı yıl yattı. Böylece kominizm bütün dünyada etkisini yitirmeye başlayınca erken tahliye olma şansını yakalamış oldu. Yinede İkinci Dünya savaşının son kalıntısı Tito’nun varlığı  dinin yaşanmasına engel teşkil ediyordu. Öyle ki Tito’nun gizli hafiyeleri Mladi Müslüman  teşkilatının genç üyelerini takibe almıştı, her an faaliyetleri izleniyordu. Hatta, Boşnak’ların Kabe’yi ziyaret etmelerine bile izin verilmiyordu.
       Bütün bu olumsuzluklara rağmen Bilge Kral yılmadı, usanmadı , sürekli yazılar yazmaya devam edip; ‘’ Her Şey Allah’ın elindedir.’’ derdi. Hapishane arkadaşlarını toplayıp Demokratik Eylem Partisini (SDA) kurdu ve  başkanlığına getirildi. Parlemanto da   konuşmasına ‘’Bismillahirrahmanirrahim’’, yani besmele çekerek başlaması Müslümanların gönlünde yankılandı, hasımlarınca şaşkınlık oluşturdu. Sırp Lideri  Miloseviç gelişmelerden rahatsız olarak savaşla tehdit etmeye başladı. Yugoslavya Cumhuriyetinin liderler toplantısında en barışçı yanıyla  Aliya İzzet Begoviç dikkat çekmesine rağmen yine de Miloseviç rahat durmadı. Bu toplantıdan bir süre sonra  Slovenya ve Hirvatistan Yugoslavya’dan ayrılarak bağımsızlıklarını ilan ettiler.
         1990 yılında Bilge Kral seçimden başarılı çıkınca Bosna Hersek Cumhuriyetinin Başkanı seçildi. Bir yandan da halkının savunmasız olması gerçeğinden hareketle gizli gizli askeri gruplar oluşturdu. Çünkü her geçen gün baskılar daha da artıyordu. Ki;  baskıların yansıması  SDA’nın 1991 kongresinde Aliya İzzet Begoviç’in konuşmasınada yansıdı. Konuşmasın da: ‘’ Yemin ederim ki köle olmayacağız’’  sözleriyle tehditlere karşı bir iman abidesi örneği sergiledi. Tavrı; cesurca yürekçeydi. Bu çıkışının ardından Bosna’nın bağımsızlığını ilan etti. Halkın oyuna sunarak %64 çoğunlukla Bosna Hersek’in bağımsızlığını onaylatmış oldu. Onaylattı onaylatmasına ama, Sırplar karara karşı halkın üzerine çocuk yaşlı demeden dünyanın gözü önünde bomba yağdırdı. Sırp Kuşatmasında kaçamayanlar esir kamplarına götürüldüler. Savaş sürecinde Aliya İzzetBegoviç metanetini korudu , bir yandan da barış girişimlerini başlattı. Kolay değil tam dört yıl boyunca Bosna halkı aç, susuz ve elektriksiz vaziyette perişan kaldılar. Tüm dünya bu olayı bir süre sessiz kaldı. Bu görüşmelerin birisinde Dayton’da yapıldı. Dayton anlaşması her ne kadar olumsuz yönleri olmasına rağmen sonuçları itibariyle politik başarı bakımdan meyvelerini verdi. Nitekim, Bosna Hersek’in sınırları korunmuş oldu, bu sayede Bosna Hersek hala varlığını sürdürüyor.
          7 Eylül 1993 yılında tekrar Başkanlığı kazanan Aliya İzzetBegoviç ardından Hac vazifesi için Kutsal Toprakları ziyaret eder.
          Bilge Kral’ın hayatı hep mücadele ile geçti, bu sefer hasta yatağında ve insanlar Kosevo Hastanesinde gelecek haberi beklerken bir yandan da nereye defnedileceği hususunu tartışıyorlardı. Halk, Begova  Camii’nin haremini düşünürken içerden gelen ses;  Beni şehitlerin yanına defnedin vasiyeti idi. O çok sevdiği  ve özlediği şehit düşen dava arkadaşlarının gömüldüğü Kovaçi Mezarlığına uğurlandı. Bilge Kral Başbakan olduğunda ilk ziyareti Türkiye’ye yapmış, Hastahane’ye kabul ettiği son devlet adamı Tayyip Erdoğan’ın olması manidardır. Kabrine Türkiye’den Fatih Sultan Mehmed’in kabrinden alınan toprağın  serpilişi de bir başka güzellikti. O’da uzunbir soluktan sonra ruhunu Allah’a teslim etti , çok sevdiği halkını Yüce Yaratan’a emanet ederek gözlerini yumdu. Ruhu şad olsun.
12  Diğer Bilim Dalları / Bilim Adamları / HAREZMİ (Cebir) : Temmuz 12, 2007, 10:39:58 ÖÖ
HAREZMİ
(Cebir)
ALPEREN GÜRBÜZER

Cebir, bir başka ifadeyle matematik onla dirildi adeta. Cebir deyince Harezmi’yi hatırlarız. Asıl adı Abdullah b. Musab b. Muhammed, Harezm’de doğması münasebetiyle ona Harezmi denilmiş, insanlık artık bu isimle anmıştır hep Onu.
İlk eğitimini doğduğu topraklarda tahsil eder. Kısa zamanda ilgi odağı olur, ilmi gayretlerinden dolayı, öyle göz doldurur ki devrin Abbasi halifesi ta Bağdat’a davet eder onu.. O da davete icabet eder. O şimdi ilim yolundadır.
İlk iş Beyt’ül Hikme’nin başına getirilip yabancı eserleri tercüme etmek olacaktır. Beyt’ül Hikme aynı zamanda sadece tercüme edilen mekanın ötesinde devrin en büyük kütüphanesi konumundadır. O Kütüphane ile yetinmemiş, evini bilimsel araştırmalarda kullanmış, adeta bilimsel akademidir o ev.
Harezm’dan iyiki de getirilmiş Bağdat’a, onunla Bağdat anlam kazanacaktır, ilim merkezi haline gelecektir çünkü. Bağdat onu bağrına basmış, değer vermiş, hele hele Memun dönemi bu kıymete değer verilme neticesinde meyvelerini toplamaya başlar. Nitekim Bağdat bu noktadan sonra bugünkü ifadeyle üniversal ilim merkezidir artık.
Demek ki; Mehdi ve Harun Reşit dönemlerinde başlayan Yunan eserlerinin Arapça’ya çeviri faaliyeti, Memun döneminde büyük ölçüde yerini pozitif bilim ve felsefeye bırakmıştır. Böylece büyük bir boşluk onunla doldurulmuştur. Dahası var Harezmi bir yandan Şam’da meşhur devrin alimleri ile Sincar ovasına, bir yandansa başka bir ilim heyetiyle Hindistan’a kadar uzandılar. Her iki bilim heyetininde başkanlığını yaptı. Sincar çıkarmasında meridyen yayını ölçme faaliyetleri ile ün saldı, Hindistan yolculuğunda ise sıfır rakamının bularak bugünkü modern matematiğin önderi olmaya hak kazandı. Öyle ki, İtalyan Gerolama Cordana onun için; Dünyanın en büyük on iki düşünüründen biridir diye övmüştür.
Malum olduğu üzere miras ayetleri öyle kolay açıklıkla tefsir edilecek türden değildi, sıfırın bulunuşu, hesaplamalarda kolaylık sağlamıştır. Harezmi artık miras hesaplarını alışılagelen Yunanlıların ilk Cebir örneklerine son vermiş kendi cebirsel metodolojisini ortaya koyarak bundan böyle gerçek anlamda İslam dünyası için önemli olan miras hukuku doğru yolunda seyretmiştir.
O hem doğuyu hemde batıyı aydınlatmış, zira batı okullarında 16. asra kadar Harezmi’n Cebirini ders kitabı olarak okutturdu, halada onun öğretisi ve etkisi unutulmadı,unutulmazda..
Gerek ekonomistler, gerek matematikçiler, gerekse hesapla her ne varsa ona borçlu.
Velhasıl, Bağdat’a hayat verdi, yaşasaydı daha da vercekti, nevar ki oda her fani gibi 850 yılında Bağdatta hakka yürüdü. O şimdi gönüllerde.
13  Diğer Bilim Dalları / Bilim Adamları / BİRUNİ : Temmuz 10, 2007, 09:50:52 ÖÖ
BİRUNİ
ALPEREN GÜRBÜZER

Biruni Harizm bölgesinin başşehri Kas’ta dünyaya geldi. Onun en belirgin özelliği hayatı boyunca karşılaştığı hükümdarların her birine ayrı ayrı ilmi eserler takdim etmesidir. Dönemin cebir ve fen bilimlerin hocası olan Emir Ebu Nasr Mansur bin Ali bin Irak’ın gözetiminde yetişmiş, ilmiyle amil hocaları sayesinde batıya rehber olan astronomi alanında ki Batlamyusun eserleri okuma şansı elde etmiştir. Yani, vira vira bismillah ile başlayacak ilmi bir harekete koyulmuş.
Aynı zamanda Abbasi Halifelerin tercüme faaliyetlerin hız verdiği dönemden kalan eserler ona ufuk açmış, böylece eski Yunanca’dan ve Süryanice’den aktardığı tercümelerle adından söz ettirmiştir. O bu eserleri tercüme etmekle kalmamış yorumlamıştır da. Nitekim O İslam’ın batıya açılan penceresi olmayı başarabilmiştir. Belki de o müthiş tercüme faaliyetleri olmasaydı İslam âlemi bu denli batıya açılamazdı. Hem almışız hem de vermişiz. Hem alırken hem de verirken kimliğimizden hiç bir şey kaybetmediğimiz gibi batı kültürüne de vakıf olmuşuz. Yollarda ilmi aradı, ararken de her çiçekten bal çıkarma meziyetini ortaya koymuştur. O ilmi faaliyetler adına İspanya hariç tüm Müslüman ülkeleri gezmiş ve gezdiği şehirlere renk katmıştır.. Yücelerden enginleri izledi.
O aynı zamanda çağdaşı Tıpta adından söz ettiren İbni Sina ile de mektuplaşarak, aralarında karşılıklı söz düellosuna benzer bir metotla fikir alışverişinde bulunma şansı yakalamış, hatta bir keresinde İbni Sina Biruni’ye parçalarda oyalanman, yani tekçi analizler üzerinde durmanın bütünü görmeye mani teşkil ettiği eleştirisine maruz kalır, ama verdiği cevap enteresandır, O; hakikatin ayrıntılarda ve teklerde olduğunu beyanıyla ince bir gönderme yapmıştır. Sanki bu ince göndermesiyle İbni Sina’ya Allah birdir, bir’i sever mesajını vermek istemiştir. Ona değer katan bir diğer özellikte tüm medeniyetlerin kronolojisinin yanı sıra astronomi trigonometri gibi ilim dallarında ki buluşlardan elde ettiği derlemeleri ile hem batı’ya hem de İslam âlemine soluk aldırmasıdır. Hakeza jeolojiye ilişkin ilk analitik yaklaşım şerefi ona aittir. Birçok ilim adamlarımızın ilkleri olduğu gibi, onunda ilk eseri Asarul Bakiyedir. Hâsılı o yıldızlardan tutunda her zerre ve kürelere kadar, ta özgül ağırlıklarına varıncaya kadar karekök ve geometrik gibi birçok karışık zihni yorucu konuların ispatını sunarak anlaşılır kılmıştır. Matematik onunla hafiflemiş, öyle ki birleşik kaplar teoreminden hareketle kaynak suların ve artezyen kuyuların sırrını çözer hale getirmiştir. Hatta, O bütün pozitif ilimlerden fırsat bulup felsefeye de zaman ayırmış, ama felsefenin o akıl döngüsüne haps olmadan ilgilenmiş.. Hasılı o, Allah’ın razı olacağı ilme sarılmış ve bu hususta da Allah’dan dua ve niyazda bulunmayı ihmal etmemiştir..
İlk eğitimini Harzemşahların sarayında alıp, gördüğü eğitimin semeresini buraya yakın bir köyde 17 yaşında ilk rasadını bina ederek ispatlar.. Bir süre doğup büyüdüğü ülkesinde çıkan karışıkların yaşanmasıyla Rey şehrine göç ederek Büveyhide sülalesinin sarayında ilmi çalışmalarını yürütür, bir süre sonra kelimenin tam anlamıyla bir yandan hasret, bir yandan da aydınlık yüzüyle tekrar Kas’a dönüş yapar. Aydınlık dönüşü de muhteşem olur, nitekim Ebu’l Vefa el Buzcani ile buluşmuş, kendinden 33 yaş büyük bir deha ile birlikte ayın tutulması gözlemlenerek sıla hasretinin yorgunluğu bu şekilde üzerinden alınmıştır adeta. O gök kubbede bir yıldızdır artık. Onun için her buluş ve her ilmi faaliyet yeniden doğmak gibidir çünkü. Ardından Samani hükümdarın daveti üzerine Buhara’ya yol alır, buradan da Curcan da ikinci defa tahtına geçen Kabus bin Vaşmfir’in sarayına konuk olsa da pek hoşnut olmaz sultandan. Yine de o yaratılanı hoş görüp, her ne kusur varsa geçer zaman diyerek ilme değer vermesinin yüzü suyu hürmetine ilmi çalışmalarından yılmamış, mevcut hükümdara muhabbet duymasa da birde ona el-Asaru’l Bakiye eserini ona ithaf ederek takdim etmiştir. Ancak hükümdarın katı yürekliliğine bir noktaya kadar dayanabilmiş, tahammül sınırlarını zorlayınca vakit nakit deyip Gürgenç’te Eb’ul Hasan Ali b.Me’mun’un davetine icabet etmiş ve burada ilmi faaliyetlerini sürdürmüştür. O da ölünce yerine geçen kardeşi Harizmşah Ebu’l Abbas Me’munla yola devam demiş. Fakat Gazneli Mahmut, Harizm ülkesini fethedince bir süre nezaret altında tutulmuştur. Neyse ki Gazneli Mahmut geçte olsa böyle bir ilim adamının varlığını fark edip sarayında ona özel yer ayırtarak, o bizim en değerli hazinemizdir diyebilmiştir. Gazneli Mahmud’dan sonra oğlu Mesut zamanında Hindistan kadar giderek Sanksritce’yi dilini öğrenip, böylece Hindistan’ın o zengin medeniyetini onla tanıdık, tanımakla kalmadık oralarda astronomik çalışmalarıyla göz doldurmuşuz ve rasatlar da inşa etmişiz. Hindistan’daki çalışmaların ürünü diyebileceğimiz el- Kanunu eserini de sultan Mesuda ithafla ona takdim etmiştir. Sultan Mesud’dan sonra yerine geçen Mevdu’da Kitabu’s-Saydala takdim edilir. Bu eserin ilginç kılan yönü daha önceki eserlerde var olan astronomi, jeolojik enlem boylam hesaplamalarından ziyade tıp ve eczacılıkla ilgili olmasıdır. Gerçekten Birunu için Gazne açılımdır, bu yüzden doğup büyüdüğü Harizm’den sonra ikinci vatanım dediği bu topraklarda seksenin üstünde bir yaşta hayata veda eder.
Velhasıl, O doğu-batı medeniyetini en iyi yorumlayan bir deha idi. Vesselam.
14  Diğer Bilim Dalları / Bilim Adamları / İSTANBULA ŞEREFVEREN ATAYURTTAN ALİ KUŞÇU : Temmuz 06, 2007, 03:31:47 ÖS
 
 
 


 
 ALİ KUŞÇU

ALPEREN GÜRBÜZER



Peygamber dilinden övülmüş padişah Fatih davetine icabet ettiği konuğunu beklemekte, gözü yoldadır, nihayet birçok ilim heyetinin bulunduğu kafile yaklaştıkça Fatih’i heyecan sarar, derken büyük buluşma gerçekleşir. Çünkü, Ali Kuşçu on beşinci yüzyılın en büyük astronotu ve matematikçisidir.
Ali Kuşçunun yetişmesinde şüphesiz en büyük etken Uluğ Beydir. Hoca talebe ilişkisinin ötesinde birbirlerine dost yoldaştılar. Hem gönül yoldaşı hem de göklere yolculuk için ilk ders Uluğ Bey tarafından verilir, ama zihninde kelam ve nakli ilimleri de öğrenmek ister. Bu eksikliği giderecek ilim Semerkand’ın dışındaydı, Semerkand daha çok astronomi ve matematik ağırlık ilim tahsili yapılıyordu.. Bu isteğini Hocası Uluğ Bey’e ilk etapta açıklayamaz ve gizlice Kirman’a gidiyor. Böylece Semerkand’dan Kirman’a yeni bir yıldız akmıştır. O şimdi bilge insanların dizinin dibindedir. Kirman’da Maraga rasathane kurucusu Nasiruddin-i Tusinin kelamla alakalı Tecridü’l Kelam eserine şerh yazarak dikkat çeker ve matematiğin dışında da kelam ilminde de otoriter olduğunu ispatlar. O nerde olursa olsun, hatta dağın vadin üzerinde de olsa, tabir caizse yağmurla bile yarış edecek kadar dopdolu idi. Derken buralara astronominin tüm incelikleri aşıarkadasır, aynı zamanda buralarda dini ilimlerle beraber astronomi araştırmalarını da sürdürür. Onun içindeki tufanı kimse bilemezdi, nasıl bilinsin ki, yaşayan ancak anlar, nitekim yaşanacaktı o hoyrat sıla acısına rağmen, onun için öğrenme aşkı leyladır şimdi. İçindeki tufan dile gelir: ‘’Nolur selam söyleyin bana karşı eseflenmesin hocam, ondan usandığımdan dolayı buralara gelmiş değilim, bilsin ki yüreğim onunla, adım yanında kalsın, seher çağında güllerim solmasın, sor da anlatsın bu gök kubbe halimi’’ der..
Kirmanda ihtiyacı olan Leylasına kavuştuktan sonra, Semerkand hasreti doruk noktaya varmadan o yıldız tekrar kayar ana kaynağına, O şimdi asıl Leylası karşısındadır. Biliyordu çok üzmüştü hocasını, iznini almadan uzaklaşmıştı, ah esirge sultanım, gel kaldır adaveti, artık artır muhabbeti dercesine yinede cesaretini toplayıp huzura alınır ve huzurda bedeni akkor kesilse de Uluğ Bey’in dilinden dökülen:
-Kirmandan bana ne getirdin? sualiyle başlayan sözler yüreğini rahatlatır.
Cevaben Ali Kuşçu:
- Size Eşkal-i kameri(ay’a ait ve ayın geçirdiği değişik evreleri ile ilgili risaleyi) getirdim diyerek kendisini affettirecek jesti yapar..
Uluğ Beyde ona jest yapar, sefaret heyetini ülke dışına göndereceği zaman yanlarına muhakkak Ali Kuşçu’yu katarak kabına sığmayan talebesini daha da ötelere taşmasını arzulamaktadır. Gezilerin dışında günlerini hep hocasının yanında geçirerek hizmete kendisini adadı. Hatta o hizmetlerin semeresini Kadızade Rumi ve Gıyaseddin Cemşid’in vefatlarının ardından rasathane müdürlüğüne getirilerek görecektir. Derler ya önce himmet değil hizmet, oda öyle yaptı zaten. O artık yönetilen noktada değil bizatihi yönetendir, ama yöneticiyim diye yıldızlar yücelerden kayarken, ya da renkler gecenin karanlığında sıyrılırken seyirci kalamazdı, o halde ne yapmalıydı? evvela ilk iş Yıldızlar katalogu eserini ortaya koymaktı, sonra da Zıc-i Uluğ Beg’i yahut bir başka ifadeyle Zıc-i Güreganı ‘yı (Yıdızların hallerini belirleyen cetvel-astronomik tablolar)tamamlamak olacaktı. Rasathane müdürü olsa da ilim çilesi onun için sönmeyen bir alevdi, hayalinde gökyüzü denen alemin sırlarını insanlığın hizmetine sunmak vardı, o gök sedanın heyecanını taşırdı hep yüreğinde. Nasıl olsa ömür geçer, O bu duygularla her mevsim gecenin karanlığında yıldızın mavilinde seyre dalar, ufuk penceresinde bir ağıt faslı başladı inceden inceye.. Mevla’dan hedefine erişmek iştiyakıyla O’na sığınır, durmak yoktu, çünkü gökyüzü uçsuz bucaksızdı, enginlere koyulmalıydı, çağın çilesini yüklenmeye hazırdı her an.. Bu yüzden W. Barlhod onun için; 15. asrın Batlamyusu’dur demiştir.
Sadece bir yerde duraklamıştır, beklenmedik anda Hocası Uluğ Beyin oğlu tarafından kiralanan Abbas tarafından hançerlenerek katledilmesi onu derinden etkilemiş ve iç dünyasında uzaklara gitme isteği bürümüştür. Her taraf toz duman, hava puslu idi, karabulut sarmıştı etrafı, Semerkand Uluğ Bey’ini kaybetmişti çünkü. Bir anda tabuta gözleri takılır, tütsü gözlerle dosta doğru bakar. Ağla karanfil ağla ağıtıyla tüm Asya ağlar ardından. Öyle ki Uluğ Beyin ölümüyle derya gibi sevgi tükenmeye yüz tutar ve birçok alimin kolu kanadı kırılır adeta, Semerkand’dan bu yüzden ayrılmışlardır. Her biri tenha gurbetlere seferber oldular.
Ali Kuşçu içindeki hüznü dindirecek iksirin bir anda Mekke ve Medine’de olduğunu düşünür.. Şimdi o Kutsal topraklardadır.. Mescidi Nebevideki nübüvvet kokusu kendine getirmiştir ve yerinden doğrulur tekrar başını yerden kaldırır diker gözlerini göklere, hatta ötelere. Kutsal toprakları ziyaret dönüşü yol onu Tebriz’e getirir. Tebriz bir ışığa şahit olur. O ışıktan Tebriz’de bereketlenir. Akkoyunlu Hükümdarı alime olan saygı gereği onun ağırlar, hatta ona elçilik görevi tebdil eder, özellikle Osmanlı ile ilişkiler hiçte iyi değildir, bu yüzden Fatihe elçi olarak gönderilir. Fatihin huzuruna çıktığında birbirlerine hayran olacak kadar etkilenirler, birbirlerinde eriyerek fenafiş olurlar adeta, öyle bir etkilenme ki Fatih İstanbul da kalmasını ister, ama görevini en iyi şekilde deruhte etmesi gerektiğini, kendisini buralara kadar gönderene emaneti ulaştırıp vefa borcumu ödedikten sonra der. Gerçektende öyle yapar, Uzun Hasan gezi ile ilgili raporunu aldıktan sonra bir süre Tebriz’de dinlenip iki yüz kişilik bir heyetle uğurlanır, İstanbul’a dönüşü muhteşem olur, en iyi şekilde karşıarkadasır. Gelir gelmezde Ayasofya Medresesinin başına getirilir. Burada da kıskançlık devreye girer her ne kadar ulemanın hasedini çekse de ilminden taviz vermeyerek sayısız hizmetleriyle Osmanlının astronomi ve matematikte en parlak dönemlerin yaşanmasına vesile olur. O astronomi ve matematik derslerin yanı sıra daha önce yanlış hesaplanan İstanbul’un boylamının elli dokuz derece enleminin ise kırk bir derece on dört dakika olduğunu tespit ediyor. Tüm bu hizmetlere ilaveten güneş saati kurarak da İstanbul’u taçlandırır adeta..
1473 yılında Akkoyunlu savaş esnasında çalışmaların ara vermez, nitekim yazdığı Fetih Risalesini Fatihe takdim eder. Sadece bu eserimi tabi ki değil birtakım matematiksel hesaplarla ilgili Muhammedi’ye eserini de sunar. Fatih orta Asya’nın emanetçisinin İstanbul’a kattığı hizmetler karşısında adeta kendinden geçer, Fethi Mübin’in sanki bir armağınıydı o. Allah’ın bir lütfuydu.
O bir yandan gerek telif eserler gerekse kendi araştırma ürünü eserleri yazarken diğer yandansa bilim tahine üç isim kazandırır; torunu Mirim Çelebi, Hoca Sinan Paşa ve Molla Lütfidir.
Dünya onun serlerini okuyarak gökyüzüne uzandı, öteleri araladılar, ayın bir kraterine hocası Uluğ Beyin adı,bir bölgesine de Ali Kuşçu adı verilmiştir. Dünya onları anladı, ama biz hala kütüphanemizin tozlu raflarına terk etmiş durumdayız. Bir gün elbet o tozlu raflarda uzanacak evlatlar yetiştiğinde yeniden diriliş gerçekleşecek elbet. Ümit varız.
15  Diğer Bilim Dalları / Bilim Adamları / BİLGE İNSAN ULUĞ BEY : Temmuz 05, 2007, 10:32:33 ÖÖ
BİLGE İNSAN ULUĞ BEY
ALPEREN GÜRBÜZER



Timur’un belki de hayatta aldığı en büyük müjde idi. Allah sanki Mardin’i kuşatmasına karşılık ona bir ikram lütfetmiş.. Kızından nur topu gibi bir oğul doğmuştu çünkü. Derhal Kızı Gevher şad hanımdan alınarak sarayda iyi bir eğitimden geçmek üzere baba annesine emanet edilir.
Yolculuk denince sadece hep büyükler akla gelir, oysa o daha üç yaşındayken dedesi Timur’la birlikte Hindistan yollarına revan olur. Yine de ona herhangi bir zarar gelmemesi için olsa gerek, Semerkand’a götürülmesi talimatı verilir, öyle de yapılır. Semerkand öteden beri Timur’un gönül verdiği bir şehir, belli ki torununu oraya konuşlandırmakla ulema elinde yetiştirilmesi düşünülmüş. O çocuk yaşta ulemanın da dikkatini çekmeyi başarır, nasıl mı? Kur’an’ı çocuk yaşta bir anda hıfzedecek kadar zeki olduğunu ispatlamakla. Bu durum onun ileride büyük bir insan olacağını gösteriyordu zaten.
Tüm bu özelliklere sahip bir insanın kim olduğunu tahmin etmişsinizdir, elbette ki bu bilge insan Uluğ Beyden başkası değildi. Çünkü Timur deyince Uluğ Bey, Uluğ Bey deyince Timur akla gelir. Semerkand’da devrin gözde alimlerinden Bursalı Kadı Zade-i Rumi gibi büyük bir ulemadan matematik ve astronomi dersleri de alır. Semerkand ilim tahsili için ilk duraktır ona. Dokuz yaşına ayak bastığında Karbağ’a, Merağa ve ordan da ta Erzurum’a kadar uzanmış ilim için.. Ne var ki dedesi Timur’un Otrar’da vefat etmesi üzerine ilk durağına tekrar rücu etmiş, yani Semerkand’a döner.
Semerkand Timur’a hayatı boyunca gözbebeği olmuştu, gözbebeği olmanın ötesinde bu ilim yuvasını başkent te yapmıştı. Fakat Uluğ Bey’in babasının vefatıyla tahta geçen Şahrurla birlikte başkent el değiştirecektir, yeni başkent artık bundan böyle Herat’tır. Semerkand buna rağmen öksüz kalmamıştır Şahrur bu şehrin yönetimini oğlu Mirza Muhammed Taragay’a, yani diğer adıyla müsemma Uluğ Bey’e teslim edilir.
Yukarda da bahsetmiştik ya, Timur ve Uluğ Bey iki sevdalı, ikisi de Semerkand aşığı, Uluğ Bey de dedesi Timur gibi, ölünceye kadar Semerkand’dan ayrılmayacaktır. Öyle bir sevda ki buranın yönetimini alır almaz şehrin maddi ve manevi çehresini baştan başa inşa ederek yeni bir anlam katacaktır.
Bu şehrin temelinde kök Timur’sa, gövdede Uluğ Beydir. Onun döneminde kardeşi
Baysungurla birlikte Semerkand’a hayat veren birçok eserlere imza atılacaktır, sadece Semerkand mı? Elbetteki hayır, bu inşa faaliyetinden Herat ve Şiraz’da bundan nasiplenecektir elbette.
Derler ya gerçek önder o dur ki kendinden üstün evlat yetiştire. Aynen öyle de Uluğ Bey de dedesinin izi üzerine iz sürüp Timur’u aratmayacak kadar sırasıyla Bağ-ı meydan, Registanda adını taşıyan Medrese ve hakeza yine bağ-ı meydanda dillere destan o ünlü rasathane gibi nice eserleri ardından miras olarak yeni nesle armağan edecektir. Hasılı, günümüze kadar adından söz ettirecek dev eserlerde onun mührü, göz nuru ve el emeği vardır
Semerkand Rasathanesi yapımında en büyük destekçisi hocası, yani Diyar-ı Rum’dan(Anadolu) olan Bursalı Kadizade-i Rumi lakaplı Selahaddin Musa ile Giyaseddin Çemşiddir. Eserin tamamlanmış halini hem Giyaseddin Çemşid, hem de Kadizade-i Rumi görmeseler de onlar kabirlerinde rahat uyuyacaklardır elbet. Çünkü medresenin tamamlanması kendi dizinin dibinde yetiştirdikleri Ali Kuşçu’ya nasip olacaktır. Uluğ Bey etrafında bir çok alim olmasına rağmen Ali Kuşçunun yeri bambaşkaydı. Öyle ki onun yıldızlarla ilgili araştırmalarını eserine alarak dört başlıklı makalesini risale olarak neşredecektir.

Şahruh iyiki de Semerkand’ın yönetimini Uluğ Bey’e teslim etmiş. Çünkü Semerkand bu denli zirveye çıktığını tarihler kaydedememişti, onunla Semerkand kemale erdi. Ne var ki her yükselişin bir düşüşü var derler ya, bu yazgı Semerkand içinde geçerli idi, tıpkı insanlar doğar, büyür ve ölür ya onun gibi bir şey. Nitekim, Şahruh’un ölümünü müteakip koskoca imparatorluğun tek emanetçisi ister istemez Uluğ Bey’e geçer. Geçmesine geçer, ama kıskançlık, özellikle yeğenleri ve çocukları arasında ki iç çekişmeler derken, bu taht kavgalarına oğlu Abdüllatif’de dahil olur ve baba oğul arasındaki zıtlaşmanın ardından birbirleriyle olan Dimeşk’te ki savaş Uluğ Bey’in yenilgisiyle noktalanacaktır. Baba adeta esir muamelesi görür, üstelik oğluna güvenip Semerkand’a kadar gelir ve burada oğlunun kiraladığı Abbas denen bir adam tarafından acımasızca katledilerek öldürülecektir de.
Bilge insanın göçü alemin göçü hadisi şerifleri aklımıza takılır bu arada.. Gerçektende Semerkand bu noktada öksüzdür, çünkü o bilge insan Uluğ Bey artık yok, hunharca hayatına kıyılmıştır, bağrına saplanan hançer aslında onun şahsında Semerkanda da saplanmıştır.
Velhasıl; Semerkand mazide ki o muhteşem günlerine dönüşü bekliyor, yeni bilge Uluğ Beylerin çıkacağı güne kadar, yine de Semerkand bizim biricik gözbebeğimiz olmaya devam edecektir, bu böyle biline. Vesselam.
16  Diğer Bilim Dalları / Bilim Adamları / PİRİ REİS VE DÜNYA HARİTASI : Temmuz 02, 2007, 11:47:55 ÖÖ
   PİRİ REİS VE DÜNYA HARİTASI

ALPEREN GÜRBÜZER

 


 Maalesef yeterince Osmanlı’yı tanımıyoruz. Tanısaydık  döneminde ortaya koyduğu bilgilerin  bugünkü bilgilere çok yakın ya da hemen hemen aynı olduğunu görebilirdik. Eğer Osmanlı böyle olmasaydı Osmanlı mucizesi dediğimiz olayda gerçekleşemezdi. Şimdi  ki genç kuşağımız Piri Resi’in haritalarından haberdar oldu olmasına da ama, uzaydan gelenler yapmışlardır şeklinde öğrendiler. Yani Osmanlı göz ardı edildi. Colombos’un Haritasında içerdiği sanılan Piri Reis’in 1513 ‘de çizdiği haritası ortadan kayboldu ve çok sonraları parçalanmış halde bulundu.
     Piri Reis,  Amcası Kemal Reis ve amcasının kölesi Radrigo ile birlikte bugünkü Amerika kıtasına gittiklerini , kölenin Colombus’la da buralara geldiğini belirtir. Bir tarihçi; Colombus’un buralara geliş gayesinin Amerikadan getirilecek altınlarla haçlı seferlerine finansman kaynak elde etmektir. Hatta  Colombus kıtaya ilkdefa ayak bastığı zaman Hindistan’a geldiğini sanıyordu. İşte Christopher Colombus  ‘un Amerika’ya yaptığı seferler sonucunda buraların haritasını çizdi, fakat daha sonraları harita kayboldu.  Colombus’dan  sonra  kıtaya dört kez ayak basan Amerika Vespuccidir.. Vespucci gördüğü kıtaya Yeni dünya anlamına gelen Mundus Novus  adını verdi.  Bugün Amerikaya  Vespucci’nin adını veren  Alman haritacısı olan Martin Waldsee Müller’dir. Yine de oradakilere bu ismi kabüllendirerememiş. Çünkü Amerikan ihtilalcileri kendi ülkelerini Birleşmiş Müstemlekeler (UNİTOD COLONİES) olarak  isimlendirmişlerdi, ancak karşıt grupların ‘Kuzey Amerika Birleşik Devletleri’ tanımları daha ağır basmış ve daha sonraları da Tom Paina bu tanımlamadan Kuzey kelimesini  çıkararak ABD halinde ismin yerleşmesini başardı. Bugün de kullanılan ABD’ dir. Kelimenin tam anlamıyla Colombos’un Antilya’sı,  Vespucci’nin Mundus Novus’u,  Martin Waldsee Müllerin Amerikası derken,  Tom Paine ile ABD oluyor.
         Piri Reis önceleri korsanlık yaparmış,  O  Kitab-ı Bahriye adlı eserinde; Colombus’un çizdiği haritayı esir aldıkları bir denizci sayesinde ele geçirdiğini, bu haritadan yararlanarak bir dünya haritası çizdiğini anlatır. Piri Resin hatıralarından anladığımız kadarıyla  bu kıtalara Amerika denilmeden önce Antilya denilmekte idi.  Osmanlı Padişahı 2. Bayezid’in daveti sonucu korsanlığı bırakıp, Osmanlı’nın hizmetine amade oldu. Amcası Kemal  Reis’in ölümü üzerine 1513 yılında dünya haritasını Yavuz Sultan Selim’e sunar. 1526 yılında ise Meşhur eseri Kitab-ı Bahriye’sini ve 1528 ‘de de kuzey Amerika Haritasını  tamamlayıp Kanuni Sultan Süleyman’a takdim ederek büyük takdir topladı. Piri  Reisi’in Osmanlı donanmasında en son görevi Mısır kaptanlığıdır.  Birtakım nedenlerden dolayı, hizmette kusuru olduğu gerekçesiyle idam edilmiştir.
          O tarihten sonra Topkapı Sarayı müze haline getirilirken,  Müze Müdürü Topkapı Sarayında saklı bulunan deve derisine işlenmiş tomarı  aldı, açtı,  baktı ve sağ yanından kopmuş Piri Resin haritasını hayretler içinde inceledi. İşin içinden çıkılamadı. Çünkü, biz Osmanlı’yı yeterince bilemiyoruz ki…   Piri Resin ilk haritasının kayıp parçalarının aranması sırasında  bu sefer, ceylan derisine işlenmiş ikinci bir harita daha bulundu. Belli ki Piri Reis ikinci haritayı güncelleştirmiş v e birincisindan daha gerçeğe yakın olarak, bu haritada Amerika kıyılarının daha isabetli çizilmesi sözkonusudur. Orada yaşayan hayvanlardan yetişen bitkilere kadar birtakım bilgiler var haritada güneyi ve kuzeyi ile Amerika kıtası var. Hatta  bir iddiaya göre Antartika kıtası ve onun üzerindeki dağlar da var. Velhasıl Dünya haritasını Piri Reissiz değerlendirmek Osmanlı’nın böyle bir bilgiyi ortaya koyabilecek düzeyini ve teknik seviyesini gizlemek anlamına gelir ki , bu durum tarihimizle yüzleşmekten kaçınmak anlamına gelir.


17  Edebiyat & Sanat / Şiirler / MEHMET AKİF ERSOY : Haziran 29, 2007, 10:21:54 ÖÖ
MEHMET AKİF ERSOY
ALPEREN GÜRBÜZER

    Bana dokunmayan bin yıl yaşasın ortamları koyulaştığında aşırı rehavete koyulmanın bedeli olarak işgaller yakalamıştır Türk insanını hep. Aslolan her an her durumda canlı kalabilmektir oysa.
    Ne zaman ki; elde avuçta bir şey kalmazsa başımıza gelen bir lokma bir hırka durum halimizi ‘eh ne yapalım kaderimiz buymuş’ deyip geçiştiriyoruz, ya da istila eden güçlere içten içe hayıflanıp, başımızı gömdüğümüz kumdan çıkarmaya başlıyor ve etrafımızda olayın vehametini yavaş yavaş dillendirerek teselli bulmaya çalışıyoruz böylece. Bütün bu yaşanan haleti ruhiyemizin veya uyku sersemliğimizin yerini hayata bir nebze dönüşümüzün adı diye de özetlenebilir aslında. Ortada bir kuşatan var birde kuşatılanın acziyeti ve ezikliği sözkonusudur çünkü.
       İşte bu acziyetin içinde kendini bedbinliğe bırakmamış bir ruh devreye giriyor, o ruhun adı mehmet Akif’dir. O ne Tevfik Fikret’i, ne de Yahya Kemal’i örnek aldı, o zor olana talip oldu. Yani ne Tevfik Fikret gibi kendi kabına çekilmeyi, ne de Yahya Kemal gibi geçmişin o
ihtişamlı hayatın alemine sığınmayı, çileyi göğüslemeyi yeğledi. Önce halkın kaderine razı haline son verip gökkubbede yankılanacak bülbül oldu şiirleriyle; enginlere sığmam taşarım diyerek etrafa heyacan aşıladı.. Bülbül seslendikçe  halkdaki suskunluk cevvaliyete dönüştüğü gözlerden kaçmadı..
     Bitkin düşmüş imparatorluğun ayakta durabilmeye çalıştığı dönemde doğmuştu Akif. Annesi Buhara kökenli, babası ise Arnavut kökenli bir ailenin çocuğu.. Tarih böyle bir sarmal ortamda yakaladı Akif’i. Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar karşısında benimde iman dolu göğsüm serhaddim var şeklindeki meydan okuyuşu ya da  şark duruşu diyebileceğimiz tavrıyla milletimizin bülbülü kesildi. İşte o duruş neticesinde ülkemizin o engin ufuklarında İstiklal marşımız doğdu, yazdığı marşının yanısıra o halkın derin tercümanı ve bülbülü olmayı çoktan hak etti bile. Sonunda tarihin insanımıza yüklediği o bıkkınlık ve batı’nın çelik zırhlı duvarı, şarkın iman dolu aşkına mağlup olur. Kolay değildi, uyuyan bir devi yeniden uyandırmak. Ey Türk titre ve kendine dön! diye seslenen Bilge Kağan’ın bir değişik versiyonu olan şiirimsi fethin adıdır Akif. O Milletin bağrında inleyen yürekti, yedi düvele karşı verilen mücadelede en büyük şeref payı ona aittir diyebiliriz. Öyle misralar var ki sönük, kendisine bile tesiri yok, öyle mısralar da var ki,  uyuyan bir milleti uyandırmaya yettiği gibi, cepheden cepheye koşturarak kurtuluş destanı olmaya vesiledir. Tarihin yükünü şiirleriyle taşıdı, taşıdıkça sorumluluğu kat kat arttı, yılmadı usanmadı, ta ki pembe şafaklar doğana kadar.
      Her ne olduysa kurtuluş zaferinin ardından memleketinden uzak diyarlarda Mısır’a sürgün edilerek bülbülün sesini kıstığımız gibi, kanadını da kırdık. Kendi haline terki diyar edilmesinin burukluğunu yaşattık. Artık bülbülün  ruhu taş kesilmişti, siper et gövdeni diyemiyecek kadar donuklaşmıştı. Kurtuluş mücadelesi öncesi mesuliyet şuuruyla değil elini taşın altına, hatta tüm gövdesini koyacak kadar fedakar olan Akif, kurtuluş sonrası bütün bedeni akkor kesilmişti. Aslında akkor haline gelen bedeni değildi,  bedeni ile birlikte tüm halkı idi.. Ona belkide en acı gelen yaşadıkları değil İstiklal Marşını kanla yazdığı topraklardan ötelerde son nefesini halkından uzak beklemeye terk edilmiş olmasıdır. Nitekim, bülbül son nefesini ve Allah’a can borcunu vatanının dışında teslim etmiştir. Ruhu şad olsun.
18  Hobiler / Müzik & Video / MÜZİK RUHUN GIDASI : Haziran 28, 2007, 09:51:32 ÖÖ
     MÜZİK RUHUN GIDASI

ALPEREN GÜRBÜZER




       Müzik insanlık kadar eski, daha konuşmaya başlamadan duygularını  duygu seliyle söylemeye başladığı enstrümanın  adıdır müzik.
     Ademoğlu anayurdu cennetten dünyaya ilk adım attığında sayısız seslerin bulunduğu alana bırakılmış oldu. İşittiği bütün seslerden kendince mana bulmaya çabaladı. Alem aslında sestir, nefes de..  Kalbin Lafza-i Celal’e eşlik ederek tempo tutması sestir, hatta sükutta sestir. Çünkü sükut ikrardan sayılır. Seslerin ahengidir müzik.  Dokunduğunuz her şeyde ses vardır. O halde müzik insanın konuşmayı bilmediği demde doğmuş. Yani dem bu dem..
       Kainat aşk üzerine kurulmuş, bundan dolayı aşk makamdır. Sevgilinin sevgide dirilişi meşk ise, meşk de aşk makamının usulüdür. Onun için derler ya aşkını meşketmeli, meşkine aşk katmalı ki aşk garip kalmasın. Demek ki  meşki sevgilinin bakışlarında gümbüşlemeli.
       ‘Ben her yere sığmam ama mü’min kulumun gönlüne sığarım’ ilahi buyruğu gönlü dile getirir, ilahi gaipten yankılanan bu sesten gönül edeple makamlara destur ile girmek ister, zira ruh sınır tanımaz, ötelere sıçrar, gönül ruhu engel tanımaz her an alemle beraber seyrederek devran olur. Aşk kalemle, kitapla anlaşılmaz yaşanır, mana dahi aranmaz, aşkı maşuk yapan birazda nağmelerdir, nefesde nağme çünkü. Her aldığımız nefes Huş-derdem’i soluklar, Hakka vardırır, nefes adeta gönül bestesidir seven için.
      Duygular sese dönüşür, sesde notayla tarifini bulur. Duyguları anlatmada kelimeler aciz kalır, ama ses öyle değil. Sesle tıpkı bir ressamın renklerle oynadığı gibi oynayabilirsin. Ses ana sütü gibi ak,  müzik ise onun işlenmiş halidir. Müzik ruhun gıdasıdır sözü, dergahlarda cezbe ve vecd sayesinde lisanımıza yer etmiş,  ruhunu terennüm eden güzel bir ses(müzik) çok kere ilahi tefekküre vesile olduğu bir vaka. Yanık bir ses çoğu kere ötelere taşır insanı, hatta üç boyutun dışına  aştırırda... 
       Siz siz olun batıya özenmeyin, batı eşyanın esaretine girdiğinden dolayı müziği kalbe  yani ruha indirememiş, müziği şehvani arzularına hizmet aracı olarak kullanmış, Her ne kadar seslendiği müzik kilise kaynaklı olsa da, mensup olduğu dini köklerden uzak kalarak,  bugün çaldığı müzikle kaybettiği ruhunu bulamıyor.
      Bize gelince dini musikimiz cami ve tekke musikisi diye ikiye ayrılıyor. Tekke müziğinde hem insan sesi hem de enstrüman var, camii musikisinde ise sadece ses.. O halde seslendirdiğimiz müziğin kökeninin tekkelere ve dergahlara borçluyuz.
        Türk müziğinin en büyük bestekarları Hammamizade İsmail Dede Efendi, Zeynep Abidin gibi imam ve müezzinlerdir.. Bu ırmaklardan Hafız Post’lar, Itri’ler, Hammamizade İsmail Dede’ler  beslenmiştir. 
         Müziğimizin çok özel saundu,  özel etkileyici sesler, melodiler, tonlar çarpıcı ve etkileyici yönleri mevcut.. Müziğimiz kah padişahlarımızı dinlendirmiş; sarayda Klasik Türk müziğini yeşertmiş,  kah askerimizi coşturmuş; cenk meydanların da  Mehterhan’ı keşfederek askerimizi cesaretlendirmişiz, kah halkımızın gönlü olarak; Halk Türkülerimizin doğmasına vesile olmuş, kah dervişleri semaya doğru raks ettirerek; ilahi müziğin doğması gerçekleşmiş. Klasik tür müziğinin ruh yapısının Horasandan oluştuğunu özellikle Mevlevilik sayesinde Anadolu’ya girdiğini belirtmekte fayda var.
        Prof. Dr. Osman Turan; ‘’ Padişahın huzurunda on iki makam, yirmidört şube, yirmidört usul, kırsekiz musiki fasl edilip, padişah mesrur, asker cenge kaldırılırdı.  Mehterhan’ın heybetli müziği Beethoven’in senfonisine ve Mozart’ın Türk marşına girerek ihtişamını göstermiştir’’ buyurarak müziğimizin gücünü ortaya koymuştur. Usul ve vuruşlarımız iki zamanlıdan başlar yüzyirmi zamanlıya kadar devam eder, yani basitten karmaşığa doğru . Makamda hakeza öyle,  beşyüz civarında makamımız sözkonusu.
          İslamiyet’ten önce Orta Asya’da kopuzla çalıp söyleyen ozanlarımız vardı. Kökenimiz Orta Asyadır, dokuzuncu yüzyılda Orta Asyada Farabi’miz var, eserleri günümüze kadar gelmiş. Farabi döneminde müzikoterapi ile iyileştirilmeye çalışılıyordu insanlar, O dönemde bir Yunan Medeniyeti,  birde Türk medeniyeti vardı.  Dolayısıyla Klasik müziğimizin başlangıcı dokuzuncu yüzyıla dayanır diyebiliriz.
        Batı Müziği sadece on iki perdeden ibaret, çok sesliliği ortadan kaldırsalar nerdeyse müzik diye birşey kalmayacak. Fakat bizim müziğimizin böyle bir sıkıntısı yok, çok seslilik olmazsa olmazımız değil.
         Süleymaniye ve Selimiye mimarimizin iki eşsiz şah eseri, tuğra ve fermanlar da yazı sanatımızın iki eşsiz simgeleri ,  Musiki de Mevbethanlar, Mehterhan ve Dede Efendiler de onurumuz.
        Selçuklu da Osmanlı’nın Mehterhanına benzer Mevbethanesi vardı. Mevbethane ve Mehterhan tarihin en eski orkestrasıdırlar. Tarihin bu en eski orkestraları hem Osmanlı’yı hem de Selçuklu’yu ayağa kaldırmış,  Selçuklu coğrafyasını vatanlaştırmış,  Osmanlı’yı ise cihangirleştirmiştir. Orta Asya’dan filizlenip Göktürkler eliyle Büyük Selçuklu’ya, ordanda uçbeyi Osmanlı’ya aktarılan müzik zenginleşerek dal budak salmıştır. Belirli bir dönemin eşiğine geldiğimizde müziğimiz dinin dışında  ve dinin içinde cami ve tekke musikisi  adı altında ikiye ayrılıyor. Öyle ki tekke musikisi ilahilerle yetinmeyip ayin tarzı usulda ortaya(semazanda olduğu gibi) koyabilmiştir.       
           Zeynel Abidin Efendi fevkalede Kur’an-ı Kerimi hakkıyla okuyan zat. Sarayın baş müezzini ise Hammamizade İsmail Dede Efendi de ona eşlik ediyor.
          Zeynel Abidin Efendi teravih namazı kıldırıyor ama tabir caizse omuzunda büyük bir yük taşıma duygusuyla kıldırıyor. Çünkü  kolay değil arkasında saf durmuş  bu işin şuurunda olmuş besteler yapabilecek padişah,  başmüezzin Dede Efendi ve diğer müezzinler var.

        Müziğimiz saray ve ordugahlarda sınırlı kalmamış, Tekkelerde de yankılanmış ve ilahi cezbeye vesile olmuştur. Musiki sanatımız üzerinde Mevleviliğin tesiri çok büyüktür.
        Müziğimizi yastığımıza kılıf yapmış ve kim tarafından bestelendiği bilinmeyen türkülerle halk türküsü ürünü ortaya koyabilmişiz. Halkın ortak orkestrasıdır halk müziği. Bundan dolayı halk müziği saf, duru ve pakdır. Yöresel özelliklerimizi koruduğumuz sürece halk müziği o kadar değeri büyük olur. Başka yörenin müzik tarzını bir başka yörenin müzik enstrümanına katmamalı.
       Tolstoy boşuna söylememiş; bir toplumu tanımak için o ülkenin müziğini dinlemek yeterli demiş. Türk toplumunu temsil eden  tartışmasız birincisi klasik müziğimiz, diğeri de halk müziğidir.
          Bekir Sıdkı Sezgin yurt dışında konser verdiğinde Ona yabancı dinleyiciler:
     - Bu müzik Türk musikisi mi? diye sorduklarında;
      -Evet,  cevabı alınca şaşırmışlar;
       -O zaman biz Türkiye’yi  demek ki tanımıyormuşuz. Bunun üzerine Bekir Sıdkı Sezgin nihayet kendimizden ödün verdiğimizi şu ifadelerle izah eder:
       -Seslendirdiğim eserler,  Osmanlı döneminde bestelenen eserler olduğunu,  itiraf etmek zorunda kalır ve yabancı konuklar:
         - Ha!  şimdi anlaşıldı,  diyerek rahatlıyorlar. Dışarıda hangi tür müziğimiz olursa olsun çok beğeni ile karşılık buluyor. Semazanlarımız ilginin ötesinde ötelere taşıyor izleyenlerin ufkunu..  Müzikte güçlüyüz fakat gücümüzün farkında değiliz, bu yüzden musikimiz küçümsenemez. Hakeza batı müziğide..  Yeter ki ön yargı ile  birbirimize yaklaşmadığımız sürece her müzik toprağında anlam kazanır.
        Mısır ezgileriyle Türk müziğinin ezgileri Orhan Gencebay’ın zihninde bir etkileşimle  adına arabesk dedikleri müzik ortaya çıkmış ve bu müzik TRT ‘nin tek tip olduğu dönemlerde yasaklanmış,  yerine de alternatif bir müzik türü konulamamıştı. Üstelik arabesk dedikleri müziğin halk tarafından dinlenmesinin  önüne geçilememiştir. Orhan Gencebay bugünkü  haliyle yine popüler...  Arabeskin tercih edilmesi halkın yaşadığı sosyal, kültürel ve ekonomik boyutlarıyla da yakından ilgisi var.  Arabesk 1940’dan itibaren kırsal kesimden  şehirlere göç etmiş olanların, yoksulluğun ve acıların birikimi ile ömür tüketmiş olanların ortak paydada buluşturan müzik türü olarak günümüze kadar uzanmış,  hala etkisini sürdürmektedir.       
          Batı müziğinden de hoşlanırız fakat Türk müziğinin içine şırınga etmemek kaydıyla. Seçkinlik alameti olarak sunulmamalı. Her ülkenin müziği yerinde güzel, meyve dalında güzel olduğu gibi. Oradan herhangi bir enstrüman kendi musikine transfer ettiğinde müziğe darbe vurursun. Hangi müzik dinlersen dinle ama karşılıklı hudutlarını bilsin. Çünkü musiki geniş perspektiftir.
         Şiir ve müzik  her ikiside İran cephesinden geldiği halde zamanla müziğimiz İran’la bağlantısını kesmiş halkın havasına bürünmüştür. Klasik Türk müziği konserini izleyen Piyano Hocası Azeri Profesör konserde bağlama, kabak,  kemane gibi sazların olmadığına şaşırdığında orada bulunanlar:
         - O dediğin enstrümanlar müziğimizin folklorik kısmına aittir demişler.
         Profesör itiraz etmiş:
         - O zaman konserinizin ismini değişin, icra ettiğiniz klasik Türk müziği değil düpedüz batı müziğidir,demiştir. Yani Bach, Mozart, Beethoven müziği diyerek açıklama getirmiştir.
         Musiki öyle birleştirici bir unsur ki Osmanlıyı oluşturan çeşitli zenginlikler sadece onda birleşebilmiştir. Osmanlı medeniyetinde dini yaşantı musiki sanatı ile iç içedir. Maalesef Türk müziğini saray musikisi olarak nitelendirilip, klasik müziğimizi de  Türk sanat müziği diye nitelendirerek karşı karşıya getirmişiz. Oysa Klasik Türk müziği tüm diğer müzikler gibi sarayın himayesinde bulunmuştur.Osmanlı’nın son dönemlerinde batılılaşma hareketleri ile Cumhuriyet dönemini de kapsayan süreçte Klasik Türk müziğini icra eden kurumlar kapatılmış ve yok edilmiş,  hatta adına bile tahammül edilememiştir. Ahmed Hamdi Tanpınar; ‘’ Halbuki Türk musikisi böyle bir akibete hiçde layık değildir.’ demek zorunda  kalarak klasik müziğimizin çok uzağında ve çok gerisinde olduğumuzu teyid etmiştir.
         İstanbul’a gelen turisler dükkanlardan sokağa taşan müziğe kulak verdiklerinde böyle bir tarihi dokuya sahip olan insanların müziği bu olamaz diyorlar. Bilmiyorlar ki köklerimizden koparıldık, önce tarihi bestelere el uzatmakla başladı, sonra besteler dört satıra indi, buda yetmeyince iki satırlık cümlelerle küçültülerek  birkaç tane de cümle serpiştirelerek nakarat yapıp ve avazımın çıktığı kadar bağırmayı müzik sandık. Oysa bizim müziğimiz Türk Musikisi, klasik, folklorik, askeri ve dini olmak üzere dört başlıklıdır. Müzikte iniş süreci Sultan Mahmud döneminde Mızıka-ı  Hümayun’un kurulmasıyla başlamış, Mehterhan’a ve Enderun’a kilit vurularak sonlanmak istenmiştir.. Ordumuzda nerdeyse tüm branşlar var ama, müzisyen general yok, Cumhurbaşkanlığı senfoni orkestrası var  Cumhurbaşkanlığı Türk Müziği korosu yok. Rahmetli  Özal köşkte ilk defa tasavvuf müziği çaldırarak bir ilke imza atmıştır adeta. Zaten müziğin kaynağı da Horasan Erenleri değil mi? Özal bu bilinçle hareket etmiştir.
          Okullarda kırkbeş dakika ile geçiştirilen konumdadır. Resmi radyomuzda bir zamanlar Türk müziğnin yasak olduğu dönemleri hatırlarsak okullarımzın bu durumu  taaccübümüze gitmiyor. Günlük yaşıyoruz adeta. Bir toplumun içinde yaşadığı müzik, aynı zamanda o toplumun aynası oysa.
           Minarelerden yankılanan Hz.Bilalin müezzin olarak seçilmesi hikmetini anlamayanlar, Ezan’ın da makamlarının olabileceğini düşünemez. Cuma salası mı, cenaze salası mı, haber salası mı, sabah salası mı belli değil. Tektip sala bellenmiş o okunuyor.. Halbu ki hepsinin özellikleri farklı. Dini müzik içerisinde özel yapıda  ilahiler vardır.  İlahilerin arasında en önemlisi Ramazan ilahileridir. Ramazan ayının ilk onbeş gecesinde ‘’ Merhaba ey şehri Ramazan merhaba’’,  son onbeş gecesinde ‘Elveda ey şehri Ramazan elveda’ ile bestelerle yankılanır camilerimizde.
          Demek ki  müzisyenler aynı zamanda din adamlarıdır.  Itri’den  Dede Efendiye kadar bir dizi dehalarımız ve kıymetlerimiz var..  Eski müziği geleceğe aktarmak, bu arada batı müziğinin imkanlarını da kullanmak yerinde olurdu ama bu yapılamadı. Nasıl ki bir doktor tedavinin gerektirdiği ilaçları hastaya vermek çabasında ise musiki doktorlarında halkına aynısını yapmalı.
            Velhasıl müzik ruhun gıdası, onu yeşertmeli ama doğru mecrasında.
           
19  Diğer Bilim Dalları / Bilim Adamları / DÜNYAYA YÖN VERENLER : Haziran 26, 2007, 11:41:34 ÖÖ
           DÜNYAYA YÖN VERENLER

ALPEREN GÜRBÜZER




 Makyavelli siyasetle ahlakın ayırt edilmesi gerektiğini, siyasi iktidarın korunması için hertürlü hilekarlığın, ikiyüzlülüğün yapılabileceğini söyleyen bir rehber. O, siyaset ilmini pragmatizm zeminine oturtmaya çalışan ve bu yönde siyasi iktidarlara  Hükümdar adlı eseriyle ışık vermeye çalışan insan olarak algılanacak. Dürüst siyaset, siyasi ahlak sadece lafta, sanki olaylar makyavelliği haklı çıkarıyor.
       Paine; amerikanın vatanı İngiltere diyerek çıkış yapar ve bir kıtanın devamlı bir şekilde bir adadan idare edilmesine itiraz ederek, Amerika’nın bağımsızlığına, davasına gönül veren deha. Paine aynı zamanda ABD ismini kullanan insan olarak tarihe geçer.
        Devletçi ekonomilerin istila ettiği bir dönemde , Bir milletin zenginliğini sağlamanın en kısa yolunun her insanı serbes bırakmaktır diyerek damgasını vuran Adam Smith’dir. Bu yüzden Adam Smith liberalizmin ve kapitalizmin kurucusu olarak siyasi tarihe geçer.
       Thomas Malthus Adam Smith’in zenginliğin sebepleri üzerindeki incelemelirine benzer versiyon olarak yoksulluğu esas almıştır. Malthus’un nüfus için formülü ‘’ 1,2,3,4,8,16,32,64..’’ dür. Gıda maddelerinde artışı ise;’’ 1,2,3,4,5,6,7,..’’ şeklinde formüle ederek yoksulluğun nedenini matematiksel verilerle izah etmeye çalışmıştır. Malthus’un kaynattığı kazan lehte ve aleyhte tartışmalar bugün hala devam etmektedir. Yani kimi  nüfus güç diyor,  kimi ise yoksulluktur diyor.
        Henry David Thoreau; en iyi hükümet hiç hükmetmeyendir, bütün seçimler birçeşit kumar oyunu ve eğer hükümet sizi başkasına haksızlık yapmaya alet ediyorsa yapman şey alet olmamandır diye öğüt veren biri. Thoreau; insanın vicdanı daima devletin en yüce rehberi olmalıdır diyerek bireyin bayraktarlığını   yapmıştır.
      Thoreau’nun açtığı meşaleyi Mahatma Ghandhi Pasif direnmenin kutsal kitabı haline dönüştürmüştür. Ghandhi;’’ en despot idare bile, çok defa  despot tarafından zor kullanılarak halkın rızası sağlanmadıkça ayakta kalamaz. Halk despotun kuvvetinden artık korkmadığını anladığı zaman onun kuvveti gitmiş demektir.’’ söyleyerek Thoreau’nun sivil itaatsiziğni bir nevi sivil inisiyatife çevirmiştir.
       Proleteryanın seside  Karl Marks olmuştur. Karl Marks Hegel’in diyalektiğini ters yüz ederek  diyalektik tarihi materyalist manifestosuna dönütürmüştür. Teorisini tarihi süreç içerisinde şu evrelerle izah etmeye çalışmıştır: antik çağ olarak nitelediği devrede köle ve esir,  feodal çağda ise toprağa bağlı köle ve senyörler, Kapitalist çağda ise patrohn ve ücretliler, Enson olarakda bütün bu aşamaların noktalanacağı sınıfsız toplumun yani komünal toplumun doğacağını söyleyen ideolog.  Karl Marks;’’ İşçinin satacak tek malı vardır oda emeğidir. Kar, faiz ve rant işçiden çalınan  artık değerin ürünüdür’’ diyerek artık değer teorisini ortaya atmıştır. Marks dini bile zenginler tarafından yoksullara yutturulmuş afyon olarak niteler. Karl Marks’ın seveninn bol olması milyonlarca kişinin yoksulluk duygularını kabartmış olmasıdır. Adam Smith felsefesini zenginler üzerine kurmuş , Karl Marks ise yoksullar üzerine bina etmiş.
       Adolf Hitler, lidere  ya da Führer’e (klavuz) kayıtsız şartsız itaat etmek prensibini yerleştirerek ve tek düşman ilkesini ortaya koyması nazizmin ruhunu yansıtır. Hitler’in gözünde tek düşman Yahudi idi. Hitler demokrasi kavramı yerine liderlik ilkesini savunur. Ona göre; ‘’Çoğunluğa uymak budalalık alameti aynı zamanda korkaklıktır. Yüz tane kafadan akıllı bir adam çıkaramadığımız gibi, yüz tane korkak kafadan kahramanca bir karar çıkartamazsınız ‘’ söyleyerek Führeri oturturmaya çalışır.  Aynı zamanda Irk ayrımcılığın adıdır nazizm.
      Aıfred T. Mahan; ‘’ denizlere hakim olan dünyaya hakim olur’’ görüşündedir.  İngiltere Manşa ve Kuzey denizi ticaret yollarına hakimiyeti ona üstünlük kazandırdığını, Japonla uzak doğununen en büyük deniz gücü olduğnu örnek vererek teorisini güçlendirmeye çalışan bir yetenek ..
 
      Sır Halfrod J Mackınder de; Doğu Avrupa’ya hakim olan merkez bölgeye egemen olur ve merkez bölgeyi ele geçiren dünya adasına, dünyü adasına egemen olan dünyaya  hakim olur düşüncesini savunur. Merkez bölge kısaca Avrupa ve Asya’nın denizden olan kısmıdır diyerek Mahan’ın görüşünü  yani deniz gücü çağının kapandığını vurgulamıştır.
      Herrick ise; Uçaklara hakim olan üslere, üslere hakim olan göklere, göklere egemen olan dünyaya hakim olur düşüncesini ortaya atarak gündem oluşturmuştur.
        Nicolas Copernicus;  dünyanın güneş sisteminin merkezi olmadığını ve bütün gezegenlerin güneş etrafında döndüklerini anlatan ilk bilim adamı. Bruno ondanda öteye giderek  uzayın sınırsız olduğnu belirtti. Belirtti belirtmesine de kendisini engizisyon mahkemesi yaktırdı. Çünkü ortaçağ kafası Batlamyus’un dünya sabit ve hareketsiz tezine inanmıştı. Sonradan Nicolas Copernicus Batlamyus teorisini çürüttü.
        Sır Isaac Newton; evrenin nasıl matematik kanunlarla idare edildiğni göstererek tabiatta benzer sebeplerle benzer sonuçlar doğurduğunu  ve dünya dahil bütüngezegenlerin güneşin etrafında dolaştıran kuvvetin çekim kuvvetin olduğunu isbatladı. Gezegenlerin elips şeklinde bir seyir takip ettiğini çekim kanunu ile açıklamaya çalıştı. Newton üç keşif yaptı: 1) Differansiyel hesap. 2) Işığın birleşimine ait kanun. 3) Evrensel çekim kanunu.
         Marvin;  17. yüzyıl matematiğin, 18. yüzyıl kimyanın, 19.yüzyıl biyolojinin çağıdır diyerek bir tespit yapan kişi.
          Albert Eınsteın; yirminci yüzyılın fizik dehası. Önce foto-elekrik kanunu geliştirdi ve böylece kitle iletişim araçların doğmasına vesile oldu. Enerji ile kitlenin aynı şeyler olduğunu  E= m.c (c kare) formülü ile ortaya koydu.Yani kütlenin aslında yoğunlaşmış enerji olduğunu isbatladı. Eınstein Newton gibi çekim olayının bir kuvvet olduğunu düşünüyor,  küreler arasındaki magnetik alanların olduğu  kanatına vararak çekim sahalarının varlığını gördü ve bu sahaların ışık tayflarını bile kıracak güçte olduğunu isbatladı. Aynı zaman Eınstein zaman kavramını izafi olduğunu açıkladı: ’’ Bugün görülen yıldız aslında uzun zaman önce orada mevcut olan yıldızdır. Belk ide o biz kendisini gördüğümüz zaman artıık o yok olmuştur’’ söyleyerek zamaın gözlemcinin bulunduğu yere ve hızına göre değiştiğini, mutlak zamanın olmadığını  ileri sürmüştür.. Yani zaman  mekanın bir değişik boyutudur demiştir. Özetle; Eınstein foto -elektrik kanunu,  enerji kitle ilişkisini,  zamanın izafi değer olduğunu,  mekanın ve bütün hareketlerin iğri olduğunu ve ışığın evrende tek değişmeyen nicelik olduğunu  izafiyet teorisiyle gündeme oturan fizik üstadıdır.

        Aristo; kanın karaciğerde teşekkül edip kalbe gidip kalptende damarlarla vücuda yayıldığını söylemişti,  Erasistratus da ;  ‘’Ana damarların birçeşit hava veya ruh taşımaktadır ‘’der.  Galan; ‘’ Arterlerin hava değil kan taşımaktadır, dolayısıyla kan merkezi karaciğerdir’’ diyerek yeni boyut  ilave etmiştir. W.Harway ise bugünün bilgilerine yakın olarak kanın hareketi daima bir daire halinde olduğunu ve  kalbin çırpınışlarıyla meydana geldiğini ve kanın kalbin sol tarafından arterler vasıtasıyla vücudun en uç bölgelerine gittiğini sonra toplar damarlar vasıtasıyla sağ tarafına geldiğini gösterdi  Harwey bununla da yetinmeyip kalbin bir saat içerisinde dörtbindefa çarptığını ve vücuttaki topyekün kan mıktarından daha fazlasını pompaladığını gösterdi ve mikroskobu olmadığı için kanın atardamarlardan toplardamarlara geçtiği kılcal damarları göremedi. Yine de böyle kanallar olacağını düşünüyordu. Marcello Malpighi bu düğümü William Harwey’in ölümünden birkaç yıl sonra kurbağalarla yaptığı deneylerle çözerek kılcal damarlar ağının varlığını isbatladı.
     Sigmund Freud’ u meşhur eden bilnç altı faaliyetlerin keşfidir.Freud insandaki zihni faaliyetleri üç aşamada gerçekleştiğini  vurgulayıp bunların:1) id (ilkel içgüdü) 2) ego (id’in isteklerini sansüreder) 3) süperego (vicdan) diye tasnif eder. İd, ego ve süper ego birbirleriyle uyumlu olarak çalıştığı zaman insanı mutlu olacağını söyler. Yine  O ;  zihinde tutulmuş bastırılmış istekleri düşünceleri şuura çıkarma tekniğne serbest çağrışım olarak adlandırır.  Rüyaya bakışıda ilginç; rüyaları iç çatışmanın eseri olarak görüp, rüyanın uykunun bekçisi olarak niteler. Daha doğrusu rüyayı isteklerden doğan gerginliklerin boşaltılması  olarak tarif eder.
       Alfred Addler iseFreud’un cinsi iç güdülere çok fazla önem verilmesini eleştirerek insanın kendi üstünlüğünü isbat etme arzusu olarak dile getirir. Jung ise, insanları dışa dönük ve içe dönük olarak açıklar.Hatta şahsiyetlerin gelişmesinde ırsiyetin önemini de vurgular.
       Velhasıl pekçok görüşler ve kuramlar geldiğmiz noktanınzemininhazırlamıştır.
       
Sayfa: 1 [2]
MySQL ile Güçlendirildi PHP ile Güçlendirildi Powered by SMF 1.1.5 | SMF © 2006, Simple Machines LLC
Joomla Bridge by JoomlaHacks.com



Powered by  MyPagerank.Net
XHTML 1.0 Geçerli! CSS Geçerli! Dilber MC Theme by HarzeM