Mesajları Göster
|
|
Sayfa: [1] 2
|
|
1
|
Atatürk Köşesi / Tarihimiz / Ynt: DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK
|
: Bugün 10:02:56 ÖÖ
|
|
DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK-2 ALPEREN GÜRBÜZER
Şahsiyetli politikalar Batı, Orta Asya Türk Cumhuriyetleri’nin sahip olduğu doğal zenginliklerin, gaz ve petrol yataklarının farkındadır. Bilindiği gibi tarihi İpek yolu Maveraünnehir’den (Özbekistan, Kırgızistan, Kazakistan ve Türkmenistan’ın bulunduğu alan) geçer. Orta Asya Cumhuriyetleri Sovyetlerin çökmesiyle birlikte bağımsızlıklarına kavuşunca, bugün gelinen noktada pastadan pay almak adına ağırlıklı olarak ABD ile Çin yarış haldeler, hatta Rusya ve Avrupa Birliğini de dâhil edebiliriz bu yarışa. Bu durumun geç de olsa farkına varan Batı, Türk-i Cumhuriyetlere yönelmiş, kendi iştahlarını kabartan hammadde kaynaklarına ulaşabilmek için dilde fikirde yakın olmak bakımından Türkiye’yi taşeron olarak kullanmak amacındadır. Yani, Batı, Kafkaslara giden yolda Türkiye’ye biçtiği misyon köprü vazifesi görmesidir. Türkiye ise şuanda Sam Amca’ya göre kendisini endekslemiş, iki arada bir dere de sıkışık vaziyette kalmış görünüm içinde. Oysa alnımız ak bir şekilde kendi misyonumuzla ağabey-kardeş ilişkisi çerçevesinde oralara onlardan önce uzanabilmeliydik. Maalesef, bu avantajımızı bile değerlendiremediğimiz gibi, dilde ve fikirde birliği olmayan devletler bizden önce oralara varıp, ekonomik pastanın dilimlerin birçoğunu kapmışlar bile. Biz hala neyi bekliyoruz, doğrusu anlamış değiliz. Türkiye sadece ekonomik bakımdan daha çok tekstil, süper market ve inşaat sektöründe sınırlı aktif rol almaktadır. O halde şahsiyetli politikalar izleyerek Türk dünyasında gerçek gücümüzü göstermeli. Adriyetikten Çin Seddi’ne sloganın duygusallığından çıkıp, Büyük birliği her alanda gerçekleştirecek birlikteliğimizi kurmalı. Kazakistan da tek adam Nazarbayev faktörü, Özbekistan da despot Kerimov’un olumsuz yönlerine rağmen bizim oralarda daha çok söz sahibi olmamızı istemeyen menfaat odaklarının uykusunu kaçıracak hamleleri yapmak, bütün hesaplarını altüst edecektir, bu böyle biline. Vesselam.
|
|
|
|
|
2
|
Atatürk Köşesi / Tarihimiz / DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK
|
: Bugün 10:01:02 ÖÖ
|
|
DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK ALPEREN GÜRBÜZER
Maveraünnehirde ilk Müslüman devleti Karahanlılardır. Dolayısıyla Karahanlılar Türk’ün geleceğinde temel taşıdır. Nitekim Oğuzların İslamlaşmasında ve göçebelikten yerleşikliğe geçişte en büyük pay sahibidir. Dolayısıyla yerleşikliğe geçişle Maveraünnehir coğrafyasının bağrında yetiştirdiği Farabi, Zemahşeri, Biruni, İbn-i Sina, Kaşgarlı Mahmud, el Harezmî, el Fergani, Mirza Uluğ Bey, Ali Kuşçu, Mevlana, Pir-i Türkistan Ahmet Yesevi, Tabduk, Yunus Emre ve Ali Şir Nevai gibi engin deryalar insanlığa soluk aldırmışlardır. Dolayısıyla insanlığa ışık kaynağı olan Karahanlılar, Gazneliler, Selçuklular ve Osmanlılar, tarihte misyonlarının gereğini yapmışlardır. Yirmi birinci asra girerken dahi, kültür ve ilim deryalarımızla o müthiş Türk-İslâm Medeniyeti’nin yeniden dirilişini arzuluyoruz. Adriyatik’ten Çin Seddine sözü sırf laf olsun diye telaffuz edilmemeli, bizatihi sözden uygulamaya geçip, “Dilde, fikirde, işte birlik” ülküsünü gerçekleştirmek gerekiyor. Aynı zamanda İsmail Gasprali’nin bu güzel veciz sözünü hayatımızın bir ölçüsü alıp, Türk dünyası ile gerçek manada ve her alanda bütünleşmeye girerek “Büyük Birliği” sağlamalı. Bugün, beş milyardan fazla nüfusun yaşadığı dünyamızda, ikibin beş yüzden fazla lisanın konuşulduğu insanlık söz konusu. Renklerinizin ve dillerinizin ayrı olmasında düşünen âlimler için hikmetler olduğunu Kur’anı Mu’ciz’ül Beyan buyuruyor çünkü. Dil, aynı zamanda ülke halkların manevi kaynağıdır. Şüphesiz dünya coğrafyasında konuşulan dillerden Türkçe’nin önemli bir etkinliği var. Nasıl mı? Çünkü Türk dili dünyanın en köklü, en zengin dilleri arasındadır. İşte bu noktada İsmail Gasprali’nin; dilde, fikirde, işte birlik sözleri ehemmiyet kazanmaktadır. Kaşgarlı Mahmut ve Yusuf Has Hacip
Sadece Gasprali mi? Elbette ki hayır, hakeza Kaşgarlı Mahmut’un filolojik ve linguistik çalışmaları da kayda değer niteliktedir. Öyle ki; O günümüzün dil tekniklerine benzer bir yol takip ederek kendinden söz ettirmiştir. Öncelikle işe, sözlü kültürü yazıya aktarımı ile başlamış ve bunu yaparken dayandığı noktaları şöyle izah eder: Ahd olsun ki, ben Buhara’nın, sözüne itimad edilir imamlarından birinden ve başkaca Nişabur imamdan işittim. İkiside bildiriyorlar ki, yalvacımız kıyamet belgelerine, ahir zaman karışıklıklarını söylediği sırada, Türk dilini öğrenininiz, çünkü onlar için uzun sürecek hâkimiyetleri vardır buyurmuştur. Kaşgarlı Mahmud göçebe hayat devresinin tamamlanıp yerleşikliğe geçmesi ile birlikte sözlü kültürün unutulacağını düşünerekten her şeyi yazıya dökmüştür. Onun bu tavrı milli şuur konusunda ne derece hassas bir karaktere sahip olduğunu göstergesi olduğu gibi, bizlere de bu konuda ışık saçmaktadır. Kaşgarlı Mahmut Divan-ı Lugati’t Türk eserinde Türkmen, Oğuz, Kırgız, Yagma, Çiğil Türklerinin konuştuğu o engin dil haritasını ortaya koymuş, aynı zamanda tüm Türk dünyasının folklorik, destanî ve örf adetlerine varıncaya kadar hemen hemen her alanda deruni bilgiler aktarmıştır. Özellikle o müthiş eserinde Türkçe’nin en az Arapça kadar zengin bir dil olduğunun altını çizmiştir. Yine O; Türkçe’nin tarihin en eskiçağlarından beri zengin bir şiir dili özelliğini taşıdığını da vurgulamayı ihmal etmemiştir. Kaşgarlı Mahmut, aynı zamanda Yusuf Has Hacip’le çağdaştırlar. Nasıl ki Kaşgarlı’nın Divan-ı lügat’it Türk adlı eseri mühimse, bir o kadar da Yusuf Has Hacip’in Kutadgu Bilig’i Türk dili alanında yazılmış kayda değer eser niteliği taşır. Mutluluğu arayan her kim olursa olsun, bu esere bakmasında fayda var, zaten Kutadgu Bilig de mutlu olma bilgisi demek. Mevlana’nın Mesnevisi üslubunca yazılmış bu hikmet dolu eserde tüm insanlığa öğütler veriliyor. Aileden topluma, toplumdan devlet erkânına kadar her alana ışık kaynağı. Ortaya konan eserin sayfalarını çevirdikçe tüm işlenen konuların ana merkezinde insan var, yani insanı kâmil olmaya gidilen yolun bilgiden geçtiği vurgulanıyor. Hatta Yusuf Has Hacip, bilgi ile gökyüzüne bile kanatlanabileceğine işaret etmiş ve insanlar arasındaki belirgin çeşitliliğin bilgi farklılığından doğduğunu teyit eder. Ona göre dil, akıl ile bilginin çevirisidir. O, aynı zamanda dilin hem afetlerini hem de faydalarını sıralamıştır. Şöyle ki; dil kılıç gibidir, yerinde söylenirse altın, ulu orta düşünmeden söylenirse felaket olacağını belirtir, dil yarası derler ya, onun gibi bir şeye dikkat çeker. Tıpkı yalan söyleyen bir kişinin toplumda güven kaybına uğradığı değer aşınmasına benzer bir durum. Hâsılı her insanın özü ve sözü bir olması gerektiğini vurgular. Her şeyden öte O, her canlının kendi hal lisanı ile Allah’ı şahadet ettiğinden dolayı, dile ayrı bir anlam yükler. Hâsılı, diller birleşmiş bir kelimede: Allah diye..
Ali Şir Nevai
Kaşgarlı Mahmut ve Yusuf Has Hacip’ten söz edilirde Çağatay lehçesinin büyük şairi Ali Şir Nevai’den bahsetmemek olur mu? O da, çağlar açmış hem devlet adamı, hem şair, hem de bestekâr müthiş bir deha. Timurluların sarayında yetişmiş, ömrü boyunca Türkçe’nin Farsça karşısında dirilişi için mücadele veren büyük şair. Bilindiği gibi Moğol kasırgasının sürüklediği Türk topluluklardan doğuya gidenler Çağatay şivesi ile konuşan bir Türkçe’ye, batıya gidenler ise Osmanlı Türkçe’si gibi bir edebi lisana sahip olmuşlardır. İşte Nevai Çağatay dilini sistematik bir şekilde edebi hale getirerek tüm cümle âleme ispat etmiştir. Öyle ki onun bu gayretleri Osmanlı padişahlarının da dikkatini çekmiş, böylece Türkçe şiirleriyle tüm gönülleri fethetmiştir. Fetih sadece kılıçla gerçekleşmez, bakınız Ali Şir Nevai ne diyor: Hiç ordum olmadığı halde Çin sınırına ve Tebriz’e kadar bütün Türk ve Türkmen illerini sırf divanımı göndermekle fethettim’’ der. Gerçektende O, kılıcın tek başına yapamadığı fethi kalemiyle gerçekleştirmiştir. O aynı zamanda yerellikten evrenselliğe tırmanmış ve kendin den söz ettirecek hamleyi yapmış, hatta batının yaklaşık yirmi iki bin kelime hazinesiyle eserler ortaya koyan ünlü Sheaksphare’yi, yirmi dört bin kelime hazinesiyle geçmiştir. Nitekim dil bir milletin var olma ve yok olma savaşıdır, kendine özgü dili olmayan bir millet kuru meşe odunu gibidir. O bu gerçekler ışığında derki; ben gençliğimde geleneğe uyarak Farsça söyledim. Kendimi anlamaya başlayınca Türk diline rücu ettim. Dönüş yapınca karşıma onsekizbin âlemden daha geniş koskoca bir âlem çıktı der. Nitekim o vefatına kadar Türkçe’nin Farsça’dan ileri düzeyde bir dil olduğunu ispatlamaya adamıştır. Onun hakkında söylenecek çok söz var, şimdilik Onun dilde fikirde işte birlik için mücadele vermiş bir dil ustası olduğunu demekle yetinelim. O halde dilimizin kıymetini bilerek, Türk dünyası ile birlikteliği sağlayacak gerekli adımların, biran evvel başlatılması elzemdir. Batı Batı, kendi aralarındaki etnik ve dil yakınlığının avantajını kullanarak ortak paydalarda birlikteliği başarabilmişlerdir. Nitekim 18. asırda dünyayı paylaşma arzularında olan İngilizler, Fransızlar, İspanyollar etnik ve dil yakınlığı sayesinde ortak ittifak kurabilmişlerdir. Etnik ve dil yakınlığı batının iç ve dış politikasının temelini teşkil eder. Hakeza; Rusya, I. Dünya Savaşı Slav halklarının birlikteliğine zeval gelmesinden endişelenerek, Avusturya-Macaristan ve Almanya’ya karşı harekete geçmiştir. Demek ki; gerek Greko-Latin kültürü gerekse Pan-islavist ülküsü, belli başlı devletleri ortak bir payda da toplayabilmektedir. Bu arada bizim o meşhur Turan idealimiz de şimdilik sadece sözde, o büyük buluşma daha henüz gerçekleşmiş değil. Diyebiliriz ki, Cihan Savaşlarının dünyayı paylaşmaya yönelik stratejilerde etnik ve dil beraberliğinin çok büyük payı vardır. Hatta teknolojik gelişmelerde ve daha müreffeh hayat yaşamanın idamesinde bile dilin ve etnik yakınlığın olumlu katkıları söz konusudur. Bugünkü teknoloji diline İngiliz dilinin hâkim olması bunun en tipik göstergesi.
Doğu dünyası Doğuda ise durum çok farklıdır. Batı’nın doğu’ya açtığı haçlı seferleri ile Türklerin bir ümmet şuuru etrafında birlikteliğini sağladıysa da, daha sonraları özellikle Fransız İhtilalinin akabinde teşekkül eden milliyetçilik rüzgârları bu birlikteliği bertaraf etmiştir. Osmanlı’nın zafer sırrında “Vahdet Şuuru”(birlik bilinci) hâkimdi. Geçen asrın sonları ve asrımızın başlangıcında nükseden İslâm âleminde ki parçalanma batıyı rahatlatmıştır. Doğu’nun talihsizliği dil ve etnik yönden yakınlığı bulunmamasıdır. Tek ortak paydamız “Din” gerçeğidir. Vahdet şuurumuz etnik ve dil yakınlığı kısırlığında mahrum kaldığı için, büyük yara almıştır. Batılılar kendi aralarındaki entegrasyonlarını, dil ve etnik yönden yakın olmalarının avantajına borçludur. Bundan hareketle, dil ve etnik beraberliğinin gücünü daha iyi anlamış oluyoruz. Batının bu üç ortak paydası (dil-etnik-din) dün nasıl avantaj sağlamışsa, bugünkü Avrupa Birliği birlikteliğinde olduğu gibi, Doğu’ya nazaran daha güçlü entegrasyon kurmasına yardımcı kılıyor, Doğu’yu bir araya getirecek unsur sadece “Din” gözüküyor. Bugün dünyada ne kadar müşterek unsurlar varsa o kadar avantaj kabul ediliyor. Çünkü bugün dünya dengelerinde dil, etnik ve din unsurları önemli yer teşkil ediyor.
Tarihte Türk birliği Tarihte, Türkler büyük birliği koruyarak, devletler kurmuşlar ve cihangir olabilmişler. Türklerin de tıpkı diğer devletlerin geçirmiş olduğu sürece benzer kendine has sosyolojik evreleri mevcut. Yani, Yabguluk Tudunluk, Hakanlık ve İmparatorluk devrelerimiz söz konusu. Hele hele Hakanlık devremizde bile Türkler hem dini yönden hem de jeopolitik yönden parçalanmamışlardı. Tudunluğun başlangıcı ve daha sonraki evrelerde Eski Hunlar, Sümerler, İskitler, Eftotlitler, Yüeçişiler döneminde de bölünme yoktur. Fakat M.S. V ve VII. asırlar Türkler için birlikteliğinin sarsıldığı, bölünmelerin zuhur ettiği dönemler olarak tarihe geçiyor. Budizm’i tercih eden Türkler Uzakdoğu da, Yahuda dinine girenler Hazar civarında topluluklar oluşturarak Hazarlar adını alır. İslâmiyet’i kabul eden Türklerde bir başka çeşit Türk topluluğu olarak bir araya geliyorlar. Tabii bu kadar çeşitlilik Türkler arasında gerek dil, gerek etnik, gerekse din yönünden farklı alanlar meydana getirmiştir. Buna rağmen 14.asırda dünyanın en güçlü üç saltanatını kurabilmişiz: —Osmanlı Devleti, —Tacikistan ve Horasan Hükümdarlığı, —Altın Ordu devleti. Malum olduğu üzere 14.asrın Hükümdarları olarak Yıldırım Bayezid, Emir Timur ve Toktamış tarihe damgalarını vurmuşlar, ama kader-i ilahi olsa gerek bu önemli şahsiyetler Büyük Birlik davasının aksine yol takip ederek, birbirlerinin kuyusunu kazan adeta siyaset izlediler.
Türkler arasındaki savaşlar Birbirleri arasındaki savaşlar Türkler arasında ciddi manada parçalanmalarını beraberinde getirdi. Nitekim önce Timuriler ve Şeybaniler yok oldu. Fakat Şeybanilerin hâkimiyeti sona erse de, Rus istilasından kaçan Astrahanlılar Buhara’ya sığınmakla kalmayıp, Şeybanilerden gelin alarak akraba olurlar, böylece Şeybaniler dolaylıda olsa akrabaları olan Can oğulları(Astrahanlılar) sayesinde Buhara da kurdukları Hanlıkla varlıklarını sürdürmeye çalışmışlardır. Şöyle ki; bu yakınlık sonucu dünyaya gelen Baki Muhammed, Astrahan Hanlığının misyonunu üstlenmiş ve onun döneminde en üst dorukta Osmanlı ile iyi ilişkiler kurulmuştur. Hakeza tıpkı Şeybaniler gibi Altın ordu devleti de tamamen egemenliği nihayete ermese de; “Kırım, Astrahan, Kazan, Tümen ve Sibirya Hanlıkları” adı altında parçalandılar. Kurulan bu hanlıklar her ne kadar Timur’un mirasını korumaya çalışsalar da, bir noktadan sonra Çarlık Rusya’sının istilasına maruz kalarak varlıklarını yitirmişlerdir. Nihayetinde 19. asrın ortalarında Rusların Türkistan’ı da zaptetmesiyle Türk Dünyası ağır bir darbe alır. Hakeza, Osmanlı içinde baş gösteren bağımsız devlet oluşumlarıyla da Türk Dünyası önemli yara almıştır. Şöyle ki; 16. asırdan 20. asra kadar olan süreçte hem Rusya’nın hem Çin’in istila girişimleri neticesinde geniş Türk coğrafyasına milyonlarca Slovan ve Çin halkı yerleştirildi. Böylece Türkler kendi öz yurtlarında parya durumuna düşmüş oldular. 1918 yılında Sovyetler Buhara’yı işgal ederler, ardından yani 6 Ekim 1920 de son Buhara emiri Alim Han iktidardan hal edilerek Buhara Hanlığına son verilir. Çok övündüğümüz Volga boyları, Tanrı dağları, Hazar Denizi ve Altay civarları elimizden çıkmış, sadece küçük topluluklar olarak başkalarının boyunduruğu altında yaşamaya mahkûm kaldık. Tatarlar, Çuvaşlar, Başkırtlar, Dolganlar, Tuvalılar, Altaylar vs. hep o dönemlerin bize sunduğu izdüşümleridir. Adına ister kardeş topluluklar diyelim, ister muhtar devletler diyelim yıllarca kendi özyurtlarında öksüz halde yaşadılar.
Kırım Ukrayna devleti civarında yaşayan Kırımlılarda aynı akıbetin kurbanları. 1443’den 1783’e kadar hüküm süren Kırım Hanlığı, II. Katerina tarafından fesih edilmiştir. Daha sonraları da Stalin’in direktifleri ile Kırım-Tatar halkı göçe zorlanarak, 18 Ekim 1921 yılında Kırım Muhtar Cumhuriyetine son verilmiştir. 1987 yılında M. Gorbaçev, Glasnost ve perestroika politikalarının gereği olarak Kırım Tatarları’nın Kırım’a dönmelerine müsaade ederek, böylece Ukrayna’ya verilen o güzelim adaya 300 bin civarında Kırımlı vatanlarına kavuşmuşlardır. Tabii bu sayı onları azınlık durumdan kurtarmaya yetmediği gibi, üstelik yönetimleri de Rusların kontrolü altına geçti. Yine de Kırım Tatarları, ilerisi için ümitli olacak tarzda devlet teşkilatlarını kurabilmişlerdir. En azından Âli Devlet organı dedikleri Âli Şûraları mevcuttur. Şimdilik tam yetkilerle donatılmış olmamakla beraber ilk adım olması bakımından bu gelişmeyi önemli buluyoruz. Dünya coğrafyasında Türkler Türkler, bugün dünya coğrafyasının karalar kesitinde 1/6’ini yurt edinmişler, zaten Avrasya kıtası dediğimiz alanda, bu dilimi kapsar. Avrasya sahasına dağılan Türkler değişik isimler altında zikredilir: — Anadolu Türkleri, Azerbaycan Türkleri, — Türkmenler, Kırgızlar, Kazaklar, Uygurlar, — Tatarlar, Yakutlar gibi. Balkanlar, Ortadoğu, Kafkaslar, İran civarı, Asya ve Afganistan’ın kuzey kısımları, Yayık deryası boyun çevresi, Ural önleri, Doğu Türkistan, Merkezi Asya, Volga boyu ve Sibirya Türklerin mekân tuttuğu yerlerdir. Üstelik Türklerin yaşadığı mekânlar, dışardan göç ettirilerek yerleştirilmiş yerler olmayıp, bizatihi kendi doğup büyüdüğü yurtlardır. Hâsılı, hala Türkler Avrasya kıtasında yaşamaktadırlar. Yani Avrupa ve Asya denilen bu coğrafyada, sadece yedisi devlet olabilmeyi başarabilmişler, bunlar: —Türkiye, Azerbaycan, Türkmenistan, —Özbekistan, Kırgızistan, Kazakistan, —Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti.
Gelecekte Türk Birliği Başımızdan çok badireler geçti, sosyolojik vakıayı tüm hızıyla yaşadık. Kendi öz yurtlarımızda üvey evlat muamelesi görmemize rağmen, yine de Avrasya kıtasında 14 devletten yedi devlet kurabilmek de başarı addedilmelidir. Zaten, tarih iyi etüt edildiğinde Türklerin devlet kurmada kabiliyetli oldukları görülür. Ki; 16 devleti kurma gibi bir meziyetimiz söz konusu. Her birlikteliğimizin parçalanması ve bozulmasının ardından hemen toparlanıp devlet olabiliyorsak, bu mühim bir hadisedir. Her ne kadar Göktürkler, Selçuklular, Osmanlılar ve Türkiye ayrı devletler gibi görünse de, aslında birbirinin değişik devamı devletlerdir. Çinlilerde tarihte çok çeşitli adlar altında bugünlere geldiler, yine adıyla sanıyla Çin olarak telakki edilmektedir. Bizde de aynen öyle, Göktürk, Selçuklu, Osmanlı ve Türkiye isim olarak ayrı telaffuz edilse de hepsi dilde fikirde bir olmuş Türk devletleriyiz sonuçta. Onun için hiç birini ayrı gayrı göremeyiz, birbirlerinin değişik devamı devletler görmek en doğru olanıdır.
Türk etnosu Türk dünyasında Türklerin varlığı, bize ümit veriyor. Bu ümidimizin doruğa ulaşması için Türk etnosunu gerçekleştirmek şiarımız olmalı. İsmail Gaspıralı’nın; “Dilde, fikirde ve işte birlik” sözünü önemli buluyoruz. Şu anda Türk dünyasında birlikteliği temin edecek iki unsur dil ve fikirdir. Bu iki unsurun yanına dinin ilave edilmemesi, dine olan husumetten değil, Türkler arasında çeşitli din farklarının olmasındandır. Dünyanın çeşitli yerlerini mesken edinmiş Türklerin en belirgin ortak paydaları “Türk etnosu”dur çünkü. Bu Türk etnosunu pratiğe geçirebilirsek, dünya coğrafyasında etkili blok olmak an meselesi. Yeter ki, bu potansiyelimizi harekete geçirecek akıl sahibi yöneticileri iş başına getirebilelim. Türk dünyası ile ilgilenmeyi “Pan-Turanizm” olarak algılayan yöneticilerle “dilde, fikirde, işte birlik” ülküsü gerçekleştirilemez. Batı kendi etnosundan hareketle bloklaşmayı sağlayabiliyor, her ne hikmetse aynı şey bizim için Pan-Turanizm oluyor. O halde hiç kimsenin dedikodusuna, kınamasına aldırmadan, dil dairemizi, kültür dairemizi ve Antropolojik dairemizi iyi değerlendirip 21.yüzyıla “Büyük Türk Dünyası” olarak mührümüzü vurmalıyız.
Kültürel temel taşları Kültür dairemize renk katan Fuzuli, Nevaî, Mevlâna gibi tefekkür ehlini, Türk-i Cumhuriyetlere tanıtmalı ve her türlü iletişim ağlarımız vasıtasıyla kültürel birlikteliğin çimentosunu hazırlamalıyız. Üniversitelerde kültürel kaynaklarımızı ders olarak göstermek yeterli değil, lise seviyesindeki genç dimağlara Mevlâna’dan Aybek’e, Fuzuli’den Cengiz Aytamov’a, Mahdum Kulu’ndan Muhtar Avezof’a kadar olan yelpazeyi iyice belletmeli. Maalesef, Bolşevik ihtilali, 1923 hilafetin ilgası, Latin harflerinin kabulü, komünist rejimin soydaşlarımızı Kril-Rus alfabesine zorlaması gibi mezkûr sebepler dil birliğine gölge düşürmüş, 1932 senesinde Türkiye’de dil devriminin nüksetmesiyle de Türk-i kardeşler arasına anlaşma zorluğunu doğurmuştur. Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte, bağımsızlıklarını kazanan Türk-i Cumhuriyetlerin lideri ile olan görüşmelerde bu önemli meselenin giderilmesi için gerekli girişimlere şahit oluyoruz. Geçmişin yaralarını sarıp, yeni çözümler ileri sürülmesi Türk Dünyası adına sevindirici gelişme olarak düşünüyoruz. Bu konularla ilgili Türk-i Cumhuriyetler arasında kurultaylar düzenlenmesi, ortak kararlar alma eğilimlerinin baş göstermesi dilde birliği sağlama yönünde olumlu sinyaller veriyor ve gelecek için ümidimizi tazelemiş oluyoruz böylece.
Dil ve alfabe Türk dünyası arasında meselenin temelinde ortak bir alfabe birliğinin sağlanamaması söz konusudur. Azerbaycan, Türkmenistan, Kırgızistan Latin alfabesine geçtiler, diğer cumhuriyetlerde Latin alfabesine geçerse bu engeli bir ölçüde aşmış olacağız. Dil birliğini sağlamada nazarı itibara alınması gereken noktaların varlığı unutulmamalı. Ortak konuşulan dillerin terim uyumluluğu, tarihi filolojik-linguistik zenginliği ve alfabe birliği önemli hususlardır. Evvela işe kardeş yurtlar arasında en çok konuşulan ortak kelimelerden başlamalı. İlim adamlarımız ortak kullanılan kelimelerin tespitlerini yapıp biran evvel pratiğe geçirmeli. Türk-i Cumhuriyetlerle dil ve kültür yönünde işbirliğinin yanı sıra ekonomik entegrasyonuna da gidilmeli. Madem bütün dünya bu devletlerin bağımsızlıklarını tanımış, bize düşen BDT(Birleşmiş Devletler Topluluğu) ve BM’e(Birleşmiş Milletler) üye olan bu kardeş devletlerle en tabii hakkımız olan siyasi, kültürel, ekonomik, coğrafi ve manevi işbirliğini geliştirmemiz boynumuzun borcu olmalıdır.
|
|
|
|
|
3
|
Atatürk Köşesi / Tarihimiz / TİMURLENK
|
: Dün 05:40:25 ÖÖ
|
|
TİMURLENK (EMİR TİMUR) ALPEREN GÜRBÜZER
Timur Semerkand’ın Kes şehrinde dünyaya gelir. O, ilerisinde doğup büyüdüğü Semerkand’ı başkent yapacak tek lider.. Semerkand artık onun elinde Maveraünnehir’in Medine’sidir adeta. Babası Muhammed Taragay, Pir-i Türkistan Ahmet Yesevi Hz.lerinin temellerini attığı Yesevi ocağının kollarından birine intisaplıdır. Bu yüzden Timur, Ahmet Yesevi ve alp erenlerine son derece hürmetkâr davranmış, bununla da kalmamış Pir-i Türkistan’ın mezarının yapımını üstlenerek ziyaretgâh haline getirmiştir. Gençliğinde kabına sığmayan yapısı onun ilerisinde büyük bir devlet adamı olacağının işaretlerini vermeye yetiyordu. Öyle ki, o delikanlılık çağında aldığı yaralarla sağ ayağı topal, sol kolu çolak kalmıştı ki bu yüzden ona Timurlenk, yani Aksak Timur lakabı verilmiştir. Moğol kasırgasının ardından Türkistan’ın (Maveraünnehir) yeniden hayat bulmasında en büyük emek şüphesiz Emir Timur’a ait. O Harezmî ve Altın ordu devletlerine karşı açtığı mücadelelerde büyük zafer kazanmış, saltanatlarına son vermekle kalmamış bir dizi reformlara imza atmakla meşhur bir lider. Şayet onda bir eksiklik aranacaksa, o da Osmanlıyla bir dizi kıyasıya yaptığı savaşlarıdır. Hakeza Ankara savaşı bunun en tipik yıpratıcı örneğidir. Türk’ün Türk’le imtihanı diyebileceğimiz tarihin bu iki ümit devleri güçlerini birleşecekleri yerde birbirlerini hırpalamışlardır maalesef. Timur dışa karşı yaptığı seferlerde son derece çetin ve acımasız, içe karşı ise son derece mütevazı bir şahsiyet örneği sergilemiştir. Dışa karşı soğuk, içte ise merhamet abidesi bir insandır adeta. Bir defasında İbni Abidin gibi büyük bir âlimle otağında buluştuklarında, İbni Abidin Timur’a övgüler yağdırır, Hemen bu övgüler karşısında; Ben sadece Moğol Hanların vekiliyim cevabını vererek mütevazı bir karakter ortaya koyar. Bu arada şunu belirtmekte fayda var, Timur sülalesini Çağataylardan Barlaslara, yani Moğollara dayandırılsa da Türkleşmiş olduklarından, O bir Türk Hakanı olarak tarihte yerini alacaktır. Timur dindar bir kişiliğe sahip, öyle ki her yaptığı seferlerde davasına meşruiyet kazandırmak adına ulemanın fetvasını almayı da ihmal etmeyecek kadar gözü ve gönlü pek insan. O aynı zamanda bugünkü manada büyük bir sivil toplum önderi. Nasıl mı? Oluşturduğu toplumsal yapılanmayı on iki kategoriye göre şekillendirebilecek düzeyde bir deha. Bu örgütlenmenin birinci kademesini seyyitler oluşturur. Bu durum onun ehli beyte olan sevgisini gösterir. Hatta Timur seyyitlerin liyakatlilerini devlet sadaretine bile atamış ki tüm vakıflara mütevelli olsunlar diye.. İkincisi; alimlere olan inancı ve saygısı gereği bilge kişiler, üçüncüsü abdallar yani ibadet edenler, dördüncüsü; askeri kademeler de yer alan üst rütbeli komutanlar, beşincisi; sipahi ve reaya(halk), altıncısı; günlük meselelere vakıf akıllı dirayetli insanlar, yedincisi; devlet organının tepesini oluşturan vezirler, başkatipler, sekizincisi; Tıp camiası, yani hekimler, mühendisler vs., dokuzuncusu; tefsir hadis alimleri, onuncusu; el becerisi mükemmel olan sanat erbabı, on birincisi; Piri faniler (meşayih), gazi dervişler taifesi, on ikincisi ise; seyyahlar ve tacirler oluşturur. İşte toplum örgütlenmesi buna derler. Timur’un bu örgüt şeması bugünün sivil toplum örgütlenmelerinin çok üstünde dersek sanırım maksadımızı aşmış olmayız. Aynı zamanda on iki rakamı, Abdülhalıkıl Gücdivani (k.s)’ın on iki usulünü de hatırlatır bizlere. Medeniyetler sütunlar üzerine kurulur, Timur da sütunlarının temellerini İslam’a dayandırarak ortaya bir yol haritası koymuş, böylece Türkistan’a hayat vermede on iki sütunu inşa ederek devletini şeffaf kılmış, yani kendisinin ifadesiyle; devlet bir ev gibidir, üstü açık kapısı perdesi yoktur diye tanımlamıştır. O bununla yetinmemiş toplumun manevi önderlerinin mezarlarını inşa faaliyetlerini başlatmış, bizatihi mevcut merkatlar ile ilgilenecek vakıf müessesesi kurarak korumaya almıştır. Nasıl korumaya almasın ki, Meşayihin manevi himmetleri ve âlimlerin desteği ile medreseler ihya olup, ilim fen ve sanatta büyük atılımlar gerçekleşti çünkü. Zaten Onun bu girişimi sayesinde yetmiş yıllık komünizmle idare edilen Rusya’nın çökmesinin ardından dahi O evliya-ı izamın merkatları hala canlı ve dipdiri olarak ziyaret edilebilecek halde ayaktalar. Timur’un hayatında net iki dönem görülür. Birinci dönemi Moğol kasırgasına karşı mücadele dönemi, ikinci dönemi ise bir dizi savaşlar sonucu ardından bıraktığı imparatorluk dönemidir. O bundan sonra gözünü dikmiştir Çin’e, fakat ansızın gelen ölümle bu fethi gerçekleştiremeden kelebek misali her fani gibi bu dünyadan göç edip, ardından büyük bir eser bırakarak gitti öbür âleme, ama ne yazık ki bu miras korunamamış, yerine göçebe Özbek topluluğundan Şeybanilere terk etmiştir. Terk ederken bile onun bıraktığı büyük mirası sayesinde Timur oğulları saltanatı ilim kültür ve medeniyet olarak tarihin altın sayfalarında yer almıştır. Ki; bu devirlerde Hindistan’da kurulan o meşhur Babür devleti bugünkü Avrupa’nın gerçekleştirdiği Rönesanssının temelidir. Çünkü batı gelişmesini oralardan aldığı aşılarla uykusundan uyanabilmiştir, bu yüzden bugünkü medeniyetini doğuya borçlular. Cemil Meriç bu yüzden ‘Bir dünyanın eşiğinde’ adlı eserinde Hint’e büyük önem verir. Timur’un 15. yüzyılda Türkistan havalesinde başlattığı Rönesans alevini devr alan torunlarından Babür şah, bu meşaleyi Hint’e taşımıştır. Böylece Akdeniz’den Çin’e, Rusya’dan Hindistan’a uzanan imparatorluk tamamlanmıştır. Dolayısıyla Cemil Meriç; Babür de biz Babür Şah da biz der. Yani Babür’ü farklı kılan hükümdar olması ötesinde Babür name adlı eseridir. Babür Şah, çok övgüyle andığı, rüyasında manevi işaretler aldığından söz ettiği Übeydullah Ahrar’ın himmeti ve bereketi sayesinde Hint’e yeni bir çehre katmışız, İslami medeniyetin ilk tohumunu sermişiz oralara, bundan da öte o meşhur Babür namesiyle tarihin yönün değiştirerek hem bugünkü Pakistan’ın temelleri atılmış hem de batı medeniyetine ışık saçmışız. Böylece Babür Şah otuz altı yıllık saltanatının ardından kendini aratmayacak Cihangir Şah ve Ekber Şah gibi iki önemli ismi bırakarak ebediyete göç eder. Nasıl ki Babür Şah’a Übeydullah Ahrar’ın manevi himmeti ilham kaynağı olmuşsa, Cihangir Şah ve Ekber Şah’a da İmam-ı Rabbani gibi bir büyük Mücedidi Elfisani ışık kaynağı olmuş, böylece Hint bizimle hayat bulmuştur. Vesselam.
|
|
|
|
|
4
|
Atatürk Köşesi / Tarihimiz / BİLGE İNSAN ULUĞ BEY
|
: Mayıs 13, 2008, 05:38:27 ÖÖ
|
|
BİLGE İNSAN ULUĞ BEY ALPEREN GÜRBÜZER
Timur’un belki de hayatta aldığı en büyük müjde idi. Allah sanki Mardin’i kuşatmasına karşılık ona bir ikram lütfetmiş. Kızından nur topu gibi bir oğul doğmuştu çünkü. Derhal Kızı Gevher şad hanımdan alınarak sarayda iyi bir eğitimden geçmek üzere babaannesine emanet edilir. Yolculuk denince sadece hep büyükler akla gelir, oysa o daha üç yaşındayken dedesi Timur’la birlikte Hindistan yollarına revan olur. Yine de ona herhangi bir zarar gelmemesi için olsa gerek Semerkand’a götürülmesi talimatı verilir, öyle de yapılır. Semerkand öteden beri Timur’un gönül verdiği bir şehir, belli ki torununu oraya konuşlandırmakla ulema elinde yetiştirilmesi düşünülmüş. O çocuk yaşta ulemanın da dikkatini çekmeyi başarırda, nasıl mı? Kur’an’ı çocuk yaşta bir anda hıfzedecek kadar zeki olduğunu ispatlamakla. Bu durum onun ileride büyük bir insan olacağını gösteriyordu zaten. Tüm bu özelliklere sahip bir insanın kim olduğunu tahmin etmişsinizdir, elbette ki bu bilge insan Uluğ Beyden başkası değildi. Çünkü Timur deyince Uluğ Bey, Uluğ Bey deyince Timur akla gelir. O, Semerkand’ın yani devrin gözde âlimlerinden Bursalı Kadı Zade-i Rumi gibi büyük bir ulemadan matematik ve astronomi dersleri de almayı da ihmal etmez. Semerkand ilim tahsili için ilk duraktır ona. Dokuz yaşına ayak bastığında Karbağ’a, Merağa ve oradan da ta Erzurum’a kadar uzanmış ilim için. Ne var ki dedesi Timur’un Otrar’da vefat etmesi üzerine ilk durağına tekrar rücu etmiş, yani Semerkand’a döner tekrardan. Semerkand Timur’a hayatı boyunca gözbebeği olmuştu, gözbebeği olmanın ötesinde bu ilim yuvasını başkentte yapmıştı. Fakat Uluğ Bey’in babasının vefatıyla tahta geçen Şahrurla birlikte başkent el değiştirecektir, yeni başkent artık bundan böyle Herat’tır. Semerkand buna rağmen öksüz kalmamıştır Şahrur bu şehrin yönetimini oğlu Mirza Muhammed Taragay’a, yani diğer adıyla müsemma Uluğ Bey’e teslim edilir. Yukarda da bahsetmiştik ya, Timur ve Uluğ Bey iki sevdalı, ikisi de Semerkand aşığı, Uluğ Bey de tıpkı dedesi Timur gibi, ölünceye kadar Semerkand’dan ayrılmayacaktır. Öyle bir sevda ki buranın yönetimini alır almaz şehrin maddi ve manevi çehresini baştanbaşa inşa ederek yeni bir anlam katacaktır. Bu şehrin temelinde kök Timur’sa, gövdede Uluğ Beydir. Onun döneminde kardeşi Baysungurla birlikte Semerkand’a hayat veren birçok eserlere imza atılacaktır, sadece Semerkand mı? Elbetteki hayır, bu inşa faaliyetinden Herat ve Şiraz’da bundan nasiplenecektir elbette. Derler ya gerçek önder o dur ki kendinden üstün evlat yetiştire. Aynen öyle de Uluğ Bey de dedesinin izi üzerine iz sürüp Timur’u aratmayacak kadar sırasıyla Bağ-ı meydan, Registanda adını taşıyan bugünkü Medrese, hakeza yine bağ-ı meydanda dillere destan o ünlü rasathane gibi nice eserleri ardından miras bırakarak yeni nesle armağan edecektir. Hâsılı, günümüze kadar adından söz ettirecek dev eserlerde onun mührü, çünkü bu eserlerde onun göz nuru ve el emeği vardır. Semerkand Rasathanesi yapımında en büyük destekçisi hocası, yani Diyar-ı Rum’dan(Anadolu) olan Bursalı Kadizade-i Rumi lakaplı Selahaddin Musa ile Giyaseddin Çemşiddir. Eserin tamamlanmış halini hem Giyaseddin Çemşid, hem de Kadizade-i Rumi görmeseler de onlar kabirlerinde rahat uyuyacaklardır elbet. Çünkü medresenin tamamlanması kendi dizinin dibinde yetiştirdikleri Ali Kuşçuya nasip olacaktır. Uluğ Bey etrafında birçok âlim olmasına rağmen Ali Kuşçunun yeri bambaşkaydı. Öyle ki onun yıldızlarla ilgili araştırmalarını eserine alarak dört başlıklı makalesini risale olarak neşredecektir.
Şahruh iyiki de Semerkand’ın yönetimini Uluğ Bey’e teslim etmiş. Çünkü Semerkand bu denli zirveye çıktığını tarihler kaydedememişti, onunla Semerkand kemale erdi. Ne var ki her yükselişin bir düşüşü var derler ya, bu yazgı Semerkand içinde geçerli idi, tıpkı insanlar doğar, büyür ve ölür ya onun gibi bir şey. Nitekim Şahruh’un ölümünü müteakip koskoca imparatorluğun tek emanetçisi ister istemez Uluğ Bey’e geçer. Geçmesine geçer, ama kıskançlık, özellikle yeğenleri ve çocukları arasında ki iç çekişmeler, derken bu taht kavgalarına oğlu Abdüllatif’de dâhil olur. Böylece baba oğul arasındaki zıtlaşmanın ardından birbirleriyle olan Dimeşk’te ki savaş Uluğ Bey’in yenilgisiyle noktalanacaktır. Baba adeta esir muamelesi görür, üstelik oğluna güvenip Semerkand’a kadar gelir ve burada oğlunun kiraladığı Abbas denen bir adam tarafından acımasızca katledilerek öldürülecektir de. Bilge (âlimin) insanın göçü âlemin göçü hadisi şerifleri aklımıza takılır bu arada. Gerçektende Semerkand bu noktada öksüzdür, çünkü o bilge insan Uluğ Bey artık yok, hunharca hayatına kıyılmıştır zira. Oysaki bağrına saplanan hançer aslında onun şahsında Semerkanda saplanmıştır. Velhasıl; Semerkand mazide ki o muhteşem günlerine dönüşü bekliyor, yeni bilge Uluğ Beylerin çıkacağı güne kadar, yine de Semerkand bizim biricik gözbebeğimiz olmaya devam edecektir, bu böyle biline. Vesselam.
|
|
|
|
|
5
|
Atatürk Köşesi / Tarihimiz / AH BUHARA, AH SEMERKAND, AH YESİ, AH HİVA SANA NE KADAR HASRETİZ!
|
: Mayıs 11, 2008, 04:28:42 ÖS
|
|
AH BUHARA, AH SEMERKAND, AH YESİ, AH HİVA SANA NE KADAR HASRETİZ!
ALPEREN GÜRBÜZER
Ah Buhara, Ah Semerkand, Ah Yesi, ah Hiva! Ah Taşkent! Ey sevgililer diyarı! Sana ne kadar hasretiz, bir bilseniz. Senin o nefesini, o güzel kokunu unutmak mümkün mü? İnsanlık yeniden çarpan gönülle seni arıyor, arayacakta, mecburuz sana. Sadece seni arayan insanlık mı? Medeniyetler de sana muhtaç. Her ne varsa senin ışığında mevcut. Seninle başladı her şey, narına nuruna kurban olduğumuz cananımız, her dilde senin adın var. Ey sevgi diyarı! Tacımızsın, gün be gün seni düşünürüz. Ata yurdumsun çünkü. Bu kütük de bize ait her şey var, senden gayrisine de yer yok zaten, aklanırsa ruhumuz ancak seninle hayat bulacak, bu böyle biline. Senden bize kalan hatıralar olmasa, inan yaşamak işkence. Zira bir sır gibi girdin sinemize. İyiki de girdin iç dünyamıza, o halde al yüreğimizi yeniden yoğur, yeniden kendine bent et sil baştan... Naçiz bedenimiz sana armağan, senin yolunda ölmeye her an hazırız, kurbanız da sana. Can feda olsun yoluna, yeter ki ferman buyur. Bir işaretle biz seni bekliyoruz; Ey Semerkand! Ey Hiva! Ey Yesi! Ey Taşkent! Gözlerimizi bağlasalar da biz seni yine buluruz, eğilmeden bükülmeden yürürüz aynı yolda izbe iz. Bu dileğimiz aynı zamanda aşk mektubudur, yeter ki içimizde kopan fırtınaya bir bak, elbette ki o zaman anlarsın bizi. Muhammedi ışık, önce Mekke de doğdu, o ışığın uzantısı olan Şah-ı Zinde (Peygamberimizin akrabası Kusam bin Abbas) Semerkand da manevi koruyucu olarak metfun hala. Seni nasıl aramam ki ey Şahı Zinde! Sen bizim her şeyimizsin, sevilmişlerin sevilmişi, seçilmişlerin seçilmişi, sılamızsın, sevdamızsın ve dilek taşımızsın. Peygamber kokusunu oraya taşıdın çünkü. Sayende Peygamber dilinde gökteki yıldızlar diye övülen Sahabeler, sahabe halkasının izleyicisi Tabiinler, İmam Maturidi, Pir-i Türkistan, Şahı Nakşibendî’nin ruhaniyeti çarpan gönüllerde oralarda atıyor hep. Dahası var enlem hesapları yapabilecek bir meziyete sahip bir bilge insan özelliğine sahip Biruni, Tıp biliminde kendinden söz ettirecek kadar etkili olan İbni Sina, İranlı şair Rudeki, Gazne’de Şehnameyi yazan Firdevsi, ilk astronom ünlü rasathaneci Uluğ Bey, Ömer Hayyam, Doğuyu da batıyı da mest edecek fikirleriyle ünlü Farabi, modern cebir’in öncüsü Harezmî, Harizm’in gurur kaynağı Zemahşeri, Kadizade Rumi, Matematik ve astronomi alanında usta deha olan aynı zamanda Fatih Sultan Mehmet’in davetine icabet edip Maveraünnnehir’in İstanbul’a açılan kolu diyebileceğimiz Ali Kuşçu, Türkçe aşığı Ali Şir Nevai, Divani Lugati’t Türk eserinin Piri Kaşgarlı Mahmut, Yusuf Has Hacip, Hind’e İslami zenginlik katan Babürname eseri ile meşhur Babür, müzik dehası Abdülkadir Meraği ve daha niceleri bu toprakların bereket kandilleridir. Hepsinden en önemlisi Senin sayende İslam medeniyetinin hamuru Horasan Erenlerini tanıdık. Onların elinde yoğrulmuş buralar. Horasan Erenleri Buhara, Semerkand kilimini dokumakla kalmadılar, kıyamete kadar eksik olmayacak gönül sultanlarını da kilime nakşettiler. Şimdi o nakşettiğiniz büyük bir emanetin taşıyıcıları olarak Orta Asya’dan Anadolu’ya, oradan Balkanlara ve en nihayet dünyaya yelken açtınız. Dağlar, taşlar, bozkırlar, ırmaklar, okyanuslar, hâsılı cümle âlem sizinle hayat buldu, bulmaya da devam edeceğine inancımız tam. Doğu insanı ile batı insanını buluşturacak manevi soluk oldunuz, köprü oldunuz, aynı zamanda canlar cananında her dem oldunuz. Batı ruhunun susuzluğunu giderecek kaynağın doğuda olduğunun farkında, ama o ışığın önünde engel olan sis perdelerini daha henüz kaldıramadılar. Şimdi onlara Buhara, Semerkand ve Taşkent kütüphanelerinin tozlu raflarında dizili ciltler dolusu eserleri okuyacak bir yüreğe, ya da bu engin hazineleri sunacak bir ele ihtiyaç var. Bu meydan er meydanı, yeniden sen ortaya çıkınca meydanların sarsılacağı muhakkak, yeter ki seni candan çağıran yürekler an bu an çarpsın gerisi kolay, aydınlık günler bir gün elbet bizim olacak Eb’ül Hasan Harkani, Ebu Ali Farmedi, Yusuf Hemadani, Abdülhalık Gucdüvani, Arifi Rivegari, Ali Ramiteni, Muhammed Babasemmasi, Seyyid Emir Kü’lal, Bahaeddin-i Buharı, Alaüddin-i Attar, Yakubi Çerhi, Ubeydullah-ı Ahrar, Muhammed Zahit, Derviş Muhammed gibi daha nice Hacegan Erenleri bu bereketli topraklarda saçtıkları ışıkla tüm insanlığa rehber olmaya devam ediyorlar edecekler de. Çünkü ışık doğudan doğar, nitekim tarih buna şahitlik ediyor habire. Velhasıl, hasretle bekliyoruz, zincirine bağlıyız, altın halkana pervaneyiz. Her daim kapına dayanmaya hazırız, ne olur bizi kabul et en derin sinene. Bu bir gönül yolculuğudur. Bu yüzden Şair; Toprak basar kucağına, güneş çeker sıcağına, atar derdin ocağına demiş. Vesselam.
|
|
|
|
|
6
|
Atatürk Köşesi / Tarihimiz / ATA YURDUN KANDİLLERİ
|
: Mayıs 10, 2008, 10:37:36 ÖÖ
|
|
ATA YURDUN KANDİLLERİ ALPEREN GÜRBÜZER Semerkand hem gözümüzün nuru, hem de Türkistan’ın ışık kaynağı. Timur kapısını geçenler anlatıyorlar; karşılarında hemen tüm heybetiyle önce Taşkent daha sonra medeniyetlere beşiklik etmiş Semerkand’ın büyüsüne kapıldıklarını. Anlatılanlardan ve yazılanlardan öyle anlaşılıyor ki; Semerkand hislerimizin tercümanı, sanki onu görmek bir ilim adeta, böylece tarih boyunca başlı başına bir üniversite olduğu kanaatine varıyoruz. Bu yüzden Timur Semerkand’a değer vermekle kalmamış başkentte yapmıştır. O duruşuyla tüm dünyaya meydan okuyor hala. Hele meşhur Registan Meydanına renk katan şu adından söz ettiren üç medrese (bugünkü manada üniversite) var ya, Semerkand’a eşsiz güzellik kazandıran üç tuğ sanki. Üç tuğların birine Uluğ Bey adı verilmiş, niye verilmesin ki, Uluğ Bey ki kurduğu rasathane ile insanlığa soluk aldırmış keremimiz. Bu üç medrese kurulmakla kalmamış, Selçuklu Nizamiye Medresesine ilham olmuş, oradan da bugün adından söz ettiren Paris, Qxford, Montpelier ve Cambridge ve diğer üniversitelerin oluşumuna dayanak teşkil etmiş. Nice şairlerimiz, nice ulemalarımız ve daha nice gönül erenleri bu medreselerde hem eğitilmişler hem de eğitmişler, buralarda yetişen binlerce düşünce insanı dünyayı aydınlatan ışık kandilleri olmuşlar. Buhara da öyledir. İmam Buharı’nın ismi bile onu anlatmaya yetiyor, o kadar hoş bir isim ki her adını duyduğumuzda ruhumuza esintiler oluşur her nedense, tatlı bir yanı var Buhara’nın. Belki de Buhara’ya hayat veren Tabiin mezarları, Sadat-ı Kiramın ervahları, ya da İmam Buharı’dan kaynaklanan bir durum olsa gerek ki bizi ötelere taşımış bu ruh hep. Yavuz Bahadıroğlu bir romanına Elveda Buhara demiş, hüzünle Buhara yanıyor diye çığlık atar romanında, yine de ona elveda içimizden gelmiyor, diyemeyiz de. Tarihi süreç içerisinde Moğol kasırgasının tahribatı sonucu, o beldeler defalarca harabelere dönmüş olsa da dimdik ayaktalar hala, gönüllerde hala taptaze, bu yüzden Buhara’yı anladık onu gül’e yazdık bile. Onu her Menzile yazdık, dem bu dem. Nasıl ki Semerkand da Uluğ Bey medresesi insanda bir anlam ifade ediyorsa Buharada da Mir-i Arab medresesi de o ölçüde anlamlıdır. Mir-i Arab Allah Resulünün on birinci göbekten torunu, rivayete göre gördüğü rüya üzerine buralara gelmiş ve Buhara da tasavvufla tanışmış, derken onun isteği doğrultusunda birde medrese inşa edilerek adı verilmiş. Dolayısıyla nice hükümdarlar külliye içerisinde metfun olan Mir-i Arab’ın ayakucunda yatmak için can atıyorlar, tıpkı Timur’un Semerkand’da ki hocasının merkatının ayakucunda yattığı duyguya benzeyen bir haleti ruhiye. Hâsılı Mir-i Arab bugün Özbeklerin rehber kabul ettikleri Arap kökenli olmasına rağmen en büyük imamı sayılır. Buhara bize taze bir nefes, bu yüzden batılılar Buhara’ya Müslümanların Roması demişler. Bundan da öte Gavs-i Saniye gelen şecerede Abdühalik Gücdüvani, Mahmut İnciri Fağnevi, Hoca Ali Ramiteni, Muhammed Babasammesi, Hace Muhammed Parse, Seyyid Emir Külal, Şah-ı Nakşibendî gibi saadetler Buhara da metfunlar. Ziyarete gelenler onların merkatlarına yönelerek gönüllerini suluyorlar, bir çiçek cümbüşüne dönmüş tüm merkatın etrafı etten duvar örülmüş sanki. Sevgi seli sevenlerin bu yönelişine yetişemiyor, madde manalaşmış çünkü. Ya Taşkent, o da İpek yolunun süsü, can damarı. Zerdüştler döneminde Çaçkent, Araplarda Şaşkent, Türkler tarafından ise Bilkent denilmiş olsa da şehrin taştan yapılması göz önüne alınarak Taşkent olarak günümüze kadar bu isimle anılmış. Buralara kimler gelmemiş ki, Kuteybe İbn Müslimin Zerdüştlerin saltanatına son veren fütuhatında tutunda Cengizin bir savaş esnasında buralarda attan düşüp yaralanmasına kadar bir dizi hadiseye, hakeza Timur’un Taşkent’e altı kez gelip de sonradan torunu Uluğ Bey’e emanet ettiği bu şehir birçok hatıralara tanıklık etti. Uluğ Beyin elinde artık Taşkent yeni bir veçheye kavuşacak, böylece bu emanet birçok el değişse de tüm cazibesiyle günümüze kadar bir şekilde kendi mecrasında yoluna devam ede gelmiştir. Bugün dört buçuk milyon nüfusuyla Sovyetler Birliğinin dağılmasıyla birlikte sörf yapıyor adeta. Böylece 1917 yılında gerçekleşen Bolşevik devrimiyle Lenin heykellerin izleri kazınıp yerini Emir Timur heykellerine bırakarak yeniden tarihle yüzleşebilmiştir. Kendi hal lisanıyla çıkıp ta geldim işte, döndüm yeniden eğilmeden bükülmeden aynı yolda yürürüm dedi. Artık o Semerkand’tan sonra Özbekistan’a olarak layık görülmüş ikinci başkenttir bu şehir. Öyle ki bugün Taşkent artan nüfusuyla Ankara ile yarışır halde. Taşkent denilince Ali Şir Nevai hep akla gelir, bu yüzden Özbekler hemen hemen her alana onun ismini vermişler, onlar bahçeye bağ derler, bununla da yetinmemişler Nevai bağı demişler. Türkçenin mümtaz savunucusu Ali Şir Nevai bu kadarına da layık görülmemiş onun adına Taşkent’in göbeğinde büyük bir anıtta dikilmiş. O abide bir şahsiyet çünkü. Dilde fikirde işte birlik ülküsünü gönüllerimize işleyen bülbül, onun içinde birçok yerde Navoy Kütüphane, Navoy Opera, vs. gibi isimler gözden kaçmıyor, belli ki unutulmamış, unutulmazda. Gelelim Hiva’ya. Allah dostlarının şehri, sevgi ocaklarının yeşerdiği bereket toprağıdır. İbni Batuta, Yakubi, İbni Faldanlar buralardan geçmişler. Hiva’nın ilk temel taşı Nuh’un üç oğlundan biri olan Sam’dır, bilmem daha ötesini anlatmaya gerek var mı? Âdemden sonra ikinci ata bilinen Nuh’un oğlu Sam temel harç buralarda. Ondan da öte Allah Resulünün akrabası bu temelin binası hükmünde Şahı Zinde’de burada metfun. Velhasıl bu altın şehirleri anlatmaya ne dil, ne kitap, ne de bir kelamın gücü yetiyor, ancak dil bu kadar şadan. Vesselam.
|
|
|
|
|
7
|
Atatürk Köşesi / Tarihimiz / ATA YURT ORTA ASYA
|
: Mayıs 09, 2008, 08:13:07 ÖÖ
|
|
ATA YURT ORTA ASYA ALPEREN GÜRBÜZER Orta Asya deyince ister istemez göçebe bozkır hayatımız akla gelir. Sadece bozkır mı? Elbette ki hayır. Ya, Seyhun ile Ceyhun adlı iki önemli ırmağın bu topraklara akıttığı ab-ı hayata ne dersiniz? Hakeza Roma kapılarına kadar dayanan Attila’yı unutmak mümkün mü? Hele hele Orta Asya’dan kanatlanarak orta çağ iklimini bir anda bertaraf eden Cengiz Han ile Emir Timur’u cümle âlem bilir. Hakeza Zerdüşt’te bu topraklarda doğdu, aynı zamanda Hint ile Helenistik kültürünün birlikte buluşmasına şahit oldu bu mekân. Hepsinden en önemlisi İslam bilginlerin doğup dal budak saldığı yer olması Orta Asya’nın önemini bin kat daha da artırıyor. Yani bu doğurgan topraklar hiç şüphe yok ki her türden fikri bağrında taşıyabilecek yetenekte olduğu tartışılmaz. Bir Alman düşünürün tarihi ipek yolu diye tanımladığı Hindistan ile Çin bağlantısının gerçekleştirildiği alana nice seyyahların ve ticari kervanların geçip eşlik ettiği güzergâhın adıdır Orta Asya. Dünyanın en köklü ticari yol üzerinde bulunması dolayısıyla dikkatleri biranda üzerine çekmiş, bu yüzden göçmen kabilelerin gözü kulağı hep buralar da olmuştur. İyi ki de öyle olmuş, büyük göçler sayesinde yerleşik hayata geçilebilmiş ve ardından medeniyetlerin buluştuğu nokta özelliği kazanmıştır. Öyle ki; bu coğrafyada imparatorluk düzeyinde ilk oluşum; İran‘da Medleri bertaraf ederek ilk olarak buralara el koyan Ahamenidler(Persler)’dir. Sonrasında İskender bastırarak buralara hâkim olmuş, hatta İskender Semerkand’la yetinmemiş Sogdiyana’ya da gözünü dikmiş ve böylece Orta Asya da beş yıl süren bir imparatorluk gerçekleştirmiştir. İskender’den sonrası malum; batılıların Ceyhun’un (Amuderya) doğusunda kalan diye tarif ettikleri Transoxiana’ya tam bir sükûnet havası siner. Büyük İskender’in ölümüyle Makedonya imparatorluğu pay edilir, öyle ki Maveraünnehir bölgesi Selevkoslara kalır, ama onlarında iktidarı zayıfladıkça bu bölgeyi önce Sakalar, sonra Çinliler, ardından Kuçanlar, derken Sasaniler ziyaret ederler. En son İran’ını hâkimiyet hevesini kursağında bırakacak bir hadise gelişir. Şöyle ki; Türklerin bu bölgeye ayak basmasıyla birlikte buraların çehresi değişmeye başlar, yani Türk-Bizans dayanışmasına sahne olur tarih. Nihayet bu ittifakın ardından İran dağılır da. Göktürkler bu işbirliğin semeresini ancak kısa bir süre devam ettirebilirler, vakta ki İlteriş’in liderliğinde yeni bir devlet kuruluncaya dek sürer bu durum. Daha sonraki yıllarda da zaten güneyden gelen Müslüman Araplar bölgeye damgasını vuracaktır. Nitekim bu Müslüman Arap dalgası karşısında Türklerin(Karahanlılar) yeni bir din ile buluşması gerçekleşecek. Türkün yapısına uygun bir izdivacına sahne olur. Böylece Türk’ün alp’i İslamiyet’in soluğu sayesinde alperen kimliğine kavuşarak Orta Asya alp erenlere bundan böyle hayat kaynağı olacaktır. Artık Türkler için Orta Asya yeni bir tebliğ yurdudur bundan böyle. Daha sonraları bu topraklar Moğollar ve Timurlular arasında el değişir, öyle ki bu el değişiminde Cengiz ve Timur Orta Asya’dan ötelere sıçrayabilmişlerdir. En nihayet Orta Asya Şeybanilerin hâkimiyeti altına geçer. Malum olduğu üzere Şeyban ismi Cengiz Han’ın torununa nispetle isim almıştır. Daha sonraları bu isim Özbek ismine terfi eder. İşte Özbek ismi köken itibarı ile buralara dayanmaktadır. Hakeza, Kazak ismi de öyle. Yani, Şeyban’dan sonra yerine geçen Ebul Hayr’ın Moğollara yenilmesiyle birlikte bir grup ayrılıp Çağataylara sığınınca ona nispetle kaçan anlamında Kazaklar denilmiş. Kelimenin tam anlamıyla Özbekistan, Kazakistan, Türkmenistan ve Kırgızistan diye sıkça kullandığımız dört önemli isim, aslında Orta Asya Türklüğünün mekânı dediğimiz Maveraünnehir’in can damarları mesabesinde altın şehirlerimizdir. Bilindiği gibi; Orta Asya vatanının ilk temeli Hz. Osman döneminde sahabe hamuru ile yoğrulmuş, Hz. Ömer devrinde filizlenerek adeta Medine olmuş, ardından Emeviler, Abbasiler, Gazneliler, Karahanlılar, Selçuklular, Harizmşahlar sıralanır, derken en nihayet Moğol kasırgasıyla birlikte Anadolu’ya göç olayı başlar. Her göçün ardından büyük bir medeniyet doğar derler ya, gerçektende öyle olmuş. Moğol kasırgasının Anadolu’ya sürüklediği Horasan Erenleri, bu seferde Anadolu kiliminin iki yakasından tutarak ileride büyük bir cihangir devletin doğmasını sağlayacaktır. Nitekim Horasan Erenlerin nefesi Osmanlıyı diriltmeye yetti bile. Hâsılı, Orta Asya bizi bir kelebek misali önce Anadolu, daha sonraki asırlarda ise Tuna boylarına kadar kanatlandırmış, kanatlandırmakla da kalmamış gittiğimiz yerlere medeniyette götürmüşüz. Her medeniyet bir ilham kaynağına dayanarak yeşerir, bizim de Orta Asya da Şah-ı Nakşibendî, Piri Türkistan Ahmet Yesevi vs. gibi manevi ışık kaynaklarımız var. Anadolu da Mevlana, Yunus, Hünkâr Hacı Bektaşi Veli vs. gibi manevi pınarlarımız başucumuzda zaten. Hakeza Balkanlarda da artık Sarı Saltuk (Muhammed Buharı) gibi manevi köprümüz var, yani doğu ile batı yakasını birleştiren manevi Mostar köprülerimiz her daim mevcut, ruhaniyetleri oralarda dün olduğu gibi bugünde hala taptaze ve diri. Bu gönül mimarlarının kıyamete kadarda devam edeceğine inancımız tam. Zaten bunca badirelerden sonra şimdiye kadar yıkılmadıysak bu inanç sayesinde değil mi? İşte, Semerkand güneşi doğudan bir güneş gibi doğarak Mostar semalarına kadar uzanıp şafakla birlikte bu şekilde sökün etmesini ancak böyle dile getirebildik. Her dilde senin adın güzel zaten. Dil bile seni anarken hicabından lal olmuş adeta, o halde fazla söze hacet yok gibi. Anlaşılan, önce gönül fethi, sonra fethi Mübin gerçekleşmiş buralarda. Vesselam
|
|
|
|
|
8
|
Atatürk Köşesi / Tarihimiz / BUGÜN HIDRELLEZ
|
: Mayıs 06, 2008, 02:21:25 ÖS
|
|
NEVRUZ VE HIDRELLEZ ALPEREN GÜRBÜZER
Baharın müjdecisi olarak yâd edilen Nevruz’un bir kültür kodu olduğunu kaynaklar göstermektedir. Baharın muştusu Nevruz olur da, Yazın müjdecisi olmaz mı? Elbette, O’nun da habercisi var: Hıdrellez... Hace Ali Ramitanı (k.s.)’ın, “Her geceyi Kadir bil, her kulu Hızır bil” sözleri konumuzun ışık kaynağıdır. Hızır’ın (a.s.) kültürümüzde darda kalanların imdadına yetiştiğine inanılır halk arasında ve devamlı ‘Hızır Baba’ olarak da anılır. İşte, bu yüzden en sıkıntılı anda yardıma koşan ve himaye eden Hızır (a.s.) ile denizde insanları koruyan İlyas (a.s.) kucaklaştıkları güne ‘Hıdrellez’ denilir. Bu buluşma olayı yazın başlangıcı olarak addedilir hep. Nasıl ki, Nevruz baharın müjdecisi ise Hıdrellez de yazın habercisidir. Dolayısıyla her iki muştu da, gerek yurt içi gerekse yurt dışındaki Türk illerinde bu şekilde geniş kabul görmüştür. Prof. Dr. Orhan Türkdoğan’ın Nevruz’u ‘eski bir kültür kodu’ olarak tanımlaması yerinde bir tespittir. Gerçektende Nevruz ve Hıdrellez kültür bakımından Asyatik özelliğe sahip unsurlardır. Nevruz’un İslâmiyet öncesi Türklükte doğması, Hıdrellez’in ise İslâmiyet’le buluşmuş Türklükte ağırlığını hissettirmesi önemli bir noktadır. Her ikisinin de ortak paydaları Türk kültür ve değerler kombinezonunun yansımaları olup, günümüze kadar varlıklarını sürdürebilmiş olmalarıdır. Anlaşılan Hıdrellez ve Nevruz, İslâmiyet’i kabul eden kavimlerde değişik veçheye bürünerek yeni misyon yükleniyor adeta. Mesela; Nevruz, İslâmiyet öncesi “Yeni Gün”(YENİ KÜN) olarak telakki edilmesine rağmen, dinimizin etkisiyle bazı kültür dairelerin de Hz. Ali’nin doğum günü tarzında da yorumlanmıştır. Oysa İran’ın dışında Arap ülkelerinde Nevruz ve Hıdrellez kutlamalarına rastlanmaz. Bu durum, Asyatik kökenli Nevruz’un dini bir bağlantılı olmadığının delilidir diyebiliriz. Sadece, İslâmiyet’le buluşan Türklüğün Nevruz’a ve Hıdrellez’e yeni bir yorum, yeni bir biçim, yeni bir ruh vermesi söz konusu. Demek ki; M.Ö. 1500–2000 yıllarında Türk coğrafyalarında yılbaşı olarak kutlanan Nevruz, İslâmiyet’le tanışmasıyla “Sultan” kimliğine kavuşur. Bir nevi ‘Sultan Nevruz’, Hz. Ali (k.v.)’in doğum günü olması itibariyle de yeni bir anlam kazanır. Bundan 30–40 sene öncesinde Malatya’da Sultan-Nevruz geleneğinin uygulanması bu durumu teyit ediyor zaten. Özellikle, Hıdrellez şenlikleri Alevi-Bektaşi kültür sahasında tüm ağırlıklarıyla yerini alır. Alevi-Bektaşi kültür dairelerinde bütün hususiyetleriyle Hıdrellez’in kutlanması, Asyatik kaynaklı olduğunu pekiştirmektedir. O halde Hıdrellez de tıpkı Nevruz gibi ‘Yeni Gün’ meşalesine benzer yapısıyla, mevsim değişmesinin habercisi olması bakımından ‘yazın başlangıcı’ diye tanımlayabiliriz. 21 Martta Nevruz’un (Yeni Gün) Türk dünyasında çeşitli etkinliklerle kutlanması, bu günün İran’a has olgu olmadığının göstergesidir. Nevruz kavramının Kaşgarlı Mahmud’un Divan-ı Lûgati’t Türk’te yer alması, İran’ın Şehname’sini de etkilemiştir. Nevruz’un Farsça olması İran’a has olay olduğunu göstermez. Bu durumu kültür alışverişlerin gerçekleştiği dönemlerin karışıklığında asıl nedenini aramamız lazım. Nevruz’u tek başına Şii bayramı veya İran Şahı Cemşid’in Azerbaycan’da taht kurduğu gün olarak bakmak ön yargılı bir davranış olur. Gerek Türklerin oniki hayvanlı takviminde gerekse Sultan Melikşah devrine ait Celali takviminde 21 Mart yılbaşı olarak karşımıza çıkar çünkü. Nevruz bir kültür kodu olarak hem yeni bir güne başlangıç, aynı zamanda arınmanın sembolüdür. Ergenekon efsanesi ile Şehname’deki İran’ın motifleri arasında ki paralellik kültür temaslarını akla getiriyor. Ergenekon’un esaretten hürriyete çıkış yolu olması, Şehname’de anlatılan demirci Kawa’nın Nevruz ateşini yakarak başlattığı özgürlük adımı iki kültürün benzer kesiştiği noktalardır. Ergenekon’da rehber Gökböri (Bozkurt), Şehname’de ise demirci Kawa’dır. Dört yüzyıl Ergenekon’da yaşayan Türk’ler çıkış yolu olarak demir dağları ateşleyerek eritip düzlüğe çıkmışlardır. Enteresandır, her iki destanda da benzer motifler söz konusu, ortak payda ise ateş... Ergenekon’da ki ‘Demirci’ ile Şehname’deki ‘Kawa’, hürriyete giden yolda sembollerdir. Ateş, ortak eksen de arındırma görevi ifa etmekte, aynı zamanda yeni bir günü muştulamaktadır. Kırgızların hayatında öneme haiz olan Manas destanında da Hızır (a.s.)’ın aynı zamanda bitkilere de hayat kaynağı olduğu düşüncesi de var. Öyle ki O’nun mübarek ayaklarının bastığı her yerde baharın bereketi geleceğine inanılır. Yine İlyas (a.s.)’ında bastığı yerde hayvanların bereketi artar inanışı yaygındır. Yetmiş yıl komünizmin pençesinde yaşayan Kazaklar, Kırgızlar, Azeriler, Özbekler, Tatarlar, Türkmenler vs. Nevruz’u yaşayamamışlar, ancak gönüllerinde yaşamışlardır. Sovyetler Birliğinde komünizmin çökmesi sonucu gönüllerden dışa yansıyan Nevruz, adeta Asyatik kültür unsurlarımızı su yüzüne çıkarmıştır. Türkiye’de de PKK’nın her seferinde kültür unsurlarımızı istismar ederek, farklı mecralara çekmesini, otorite boşluğuna bağlıyoruz. Maalesef, devlet olarak, kültür hazinelerimizin farkına çok sonraları varıyoruz. Bakın İranlıların ünlü tarihçisi; “Selçukluların bayrakları da sarı-yeşil ve kırmızı olmak üzere üç renkten ibaretti” diyor. Buradan şu noktaya gelmek istiyoruz: PKK’nın elindeki istismara yönelik propaganda malzemelerini devletimiz akıl dolusu kültürel politikalarla ellerinden alması gerekiyordu. Bu politikalar izlenmeyince ister istemez kültür zenginliklerimiz bir başkalarınca eninde sonunda bize karşı silah olarak dönüyor. Türk dünyasında sadece Nevruz mu? Elbette ki hayır. Hıdrellez de tıpkı Nevruz gibi büyük kabul görmüştür. Genellikle Hıdrellez, daha çok Anadolu ve Balkan Türklerinde yaygındır. Hıdırellez’in İslâmi yorumla, darda kalanların yardımına seferber olan Hızır (a.s.)’la özdeşleştirilmesi sonucunda Asyatik kültür unsurlarına yeni bir ruh katmıştır. Hızır (a.s.), Alevi-Bektaşi kültür dairelerinde yer aldığı gibi, incelendiğinde Hacegân silsilesinde de birçok Pir’lerin bu kültüre ilham kaynağı olduğu görülecektir. Hızır (a.s.) sadece sıkıntıya düşenlerin yardımına koşan remz olmanın yanı sıra, Tarikatı Aliye’nin halkalarında yer alan gönül sultanlarına da rehberlik rolü üstlenmiş misyonuna da rastlıyoruz. Aşağı yukarı birçok tarikatların nispeti Yusuf Hamedani’ye dayanır. Hatta Mevlevi tarikatının bir nispeti ve Bektaşiliğin bir kısmı Yusuf Hamedani’den feyiz alır. Nakşibendî tarikatının esaslarının Avrupa’ya, Asya’ya ve Türk dünyasına yayılmasında kolbaşı olması bakımından Yusuf Hamedani (k.s.) önemli bir uç nokta olarak görüyoruz. Bu uç noktanın taşıyıcılığını Türk Cumhuriyetlerine yansıtan bizatihi Hoca Ahmed Yesevi’dir. Pir-i Türkistan-ı Ahmed Yesevi (k.s), Türk dünyasında önemli bir isim. Mevleviliğin ve Bektaşiliğin bu pınarlardan beslenmesi, Hıdrellez kültürünün menşei yönünden ışık vermektedir. Çünkü Hacegan Silsilesinin kol başı olan hem Yusuf Hamedani Hz.leri hem Ahmed Yesevi’yi hem de Abdülhalık-ıl Gücdüvani’yi terbiye etmiştir. Her nekadar Nevruz ve Hıdrellez tamamıyla eski Türk kültür yansıması olarak nitelense de, Türklerin İslâmiyet’e girmesiyle birlikte yeni yorumlarla çeşitlenmiş ve zenginleşmiştir. Nevruz ‘Yeni Gün’ hüviyetiyle, İslâmiyet pınarında Hz. Ali’nin doğum günü olarak da yoğruluyor üstelik. Hakeza, Bektaşi-Alevi kültür sahasının kaynağını teşkil eden Pir-i Türkistan-ı Ahmed Yesevi’nin feyiz aldığı kol’un Gavs-ı Sani Hz.lerine uzanan halkasında anlatılan hafi zikir talimatını maneviyatta Abdülhalık-ıl Gücdivani’ye öğreten Hızır (a.s.)’ı görüyoruz. Hıdrellez’de yaz başlangıcı anlamından Hızır Baba rolü ile mayalanıyor. O halde Sultan Nevruz ve Hızır Baba hem ilkbaharın sembolü hem yazın başlangıcı olmasının ötesinde manevi rolleri de söz konusu. Bu noktadan hareketle, Hıdrellez’de günahlarımızdan arınma bakımından yaz baharıdır. Gönül dünyamızda Hızır Baba’nın yaktığı aşk ateşiyle, günahlardan tövbe ederek (arınarak), diriliş muştusuna geçmek gerektiğini çağrıştıyor sanki. Efsanelerden alabileceğimiz dersler galiba bu olmalı. Destanlarımız, yaşayan toplum için diriliş meşaleleridir. Her bahar başlangıcı ve her yaz başlangıcı, ruh dünyamızda yansımaları ciheti yönünden kurtuluş olarak telakki edilmeli. Hızır ve İlyas (a.s.)’ın buluştukları an olarak kutladığımız Hıdrellez şenliklerinin mana ve ruhuna uygun, İslâmi yorumla iç dünyamıza çeki-düzen vermeli. Kelimenin tam anlamıyla Hızır (a.s.) bitkilerin bereketi, İlyas (a.s.)’da hayvanların. Hatta bir inanışa göre de hayvanlara bereket getirmesinin ötesinde koruyucusudur da. İşte her yıl Anadolu’nun birçok yerlerinde kutlanan Hıdrellez şenliklerinden amaç, bir bakıma bereketin artacağına yöneliktir. Kırlara çıkıp, şenlikler düzenlemek bu inanışı pekiştirmek içindir. Adeta ‘gündönümü’ niteliği taşır. Bitkilerin hayatı ve bereketi Hızır (a.s.) ile suların dostu ve hayvanların bereketi İlyas (a.s.)’ı bu şenliklerde ne kadar yâd etsek o kadar azdır. O’nun için, nesillerimizi yabancı kültür cenderesine sokarak Noel Baba masalları ile oyalamayalım. Tüm berraklığı ile karşımızda Hızır Baba varken bu uğraş niye? Öyle ya, Hıristiyan Avrupa’nın Noel babası var, neden bizim Hızır Babamız olmasın ki. Devleti oluşturan erkin insanların toplumun bu katılımcılık ruhunu keşfettiği an, Hızır Baba’dan bihaber nesile, Hıdrellez şenliklerini vesile kılarak, kültürümüzü diri tutma yolunda etkinlikler düzenlemeli. Kültürel alanda daha iyi bir konuma gelebilmek için, fertlerin kollektif girişimcilik anlayışlarına saygıyla bakmanın yanı sıra, destekte vermeli... Artık Türkiye’miz dernekleriyle vakıflarıyla ve sivil toplum kuruluşlarıyla katılımcılık hamlesi yolundadır. Onun için siyasilerimiz, sivil toplum örgütlerinin sesine kulak vermek zorundadırlar, bu böyle biline. Vesselam.
|
|
|
|
|
9
|
Diğer Bilim Dalları / Bilim Adamları / BİLGE KRAL ALİYA İZZET BEGOVİÇ
|
: Temmuz 14, 2007, 10:23:13 ÖÖ
|
|
ALİYA İZZET BEGOVİÇ
ALPEREN GÜRBÜZER
Dile kolay tam yetmiş sekizyıl yaşadı, 2003 yılında vefat etti. Daha küçük yaşta ticaretle uğraşan babasını kaybetti. En büyük teselli kaynağı biricik dindar annesi idi. İlk eğitim anne şefkati ve onun dizi dibinde dini öğretileriyle başladı. Onun için annesine bu yönden çok şey borçlu. 1943 yılında liseyi, 1956’da Hukuk fakültesini bitirdi. Aliya İzzet Begoviç hiçbir zaman avukatlıkla uğraşmadı, bir inşaat firmasında hukukçu olarak görev yaptı. Gençliği buram buram idealist aktivitelerle geçti. Genç yaşta Mladi Müslimani ( Genç Müslümanlar) teşkilatına üye oldu. Üç evlatının baş harfleri olan ( Leyla, Sabina, Bakir) LSB kod adıyla yazılar yazdı. Derken, kominizmin 1946 yılında iktidara gelmesiyle gençliğindeki faaliyetleri bahane edilerek kendisi ve onunla birlikte 2000’ ini aşkın dava arkadaşları tutuklanarak Bosna –Sirbistan ormanlarında çalıştırıldılar. Tutukluğunun ardından yine boş durmadı, ‘’Doğu ve İslam’’ eserini yayınlamak üzere sponsor bulmasıyla tekrar tutuklandı. Bu sefer ki tutukluluk dünya gündemine oturacak, şu meşhur 1983 yılı davası olarak adlandırılan aralarında yirmi entelektüelinde bulunduğu kişiler birçok gazetelerde başsayfa haber olarak geçecektirler. Bu davada haklarında Müslüman olmayanları temizleme iddiasıyla yargılandılar, derken on iki seneliğine onunla birlikte yirmi aydın tutuklandı. Bilge Kral Aliye İzzet Begoviç Foça cezaevinde altı yıl yattı. Böylece kominizm bütün dünyada etkisini yitirmeye başlayınca erken tahliye olma şansını yakalamış oldu. Yinede İkinci Dünya savaşının son kalıntısı Tito’nun varlığı dinin yaşanmasına engel teşkil ediyordu. Öyle ki Tito’nun gizli hafiyeleri Mladi Müslüman teşkilatının genç üyelerini takibe almıştı, her an faaliyetleri izleniyordu. Hatta, Boşnak’ların Kabe’yi ziyaret etmelerine bile izin verilmiyordu. Bütün bu olumsuzluklara rağmen Bilge Kral yılmadı, usanmadı , sürekli yazılar yazmaya devam edip; ‘’ Her Şey Allah’ın elindedir.’’ derdi. Hapishane arkadaşlarını toplayıp Demokratik Eylem Partisini (SDA) kurdu ve başkanlığına getirildi. Parlemanto da konuşmasına ‘’Bismillahirrahmanirrahim’’, yani besmele çekerek başlaması Müslümanların gönlünde yankılandı, hasımlarınca şaşkınlık oluşturdu. Sırp Lideri Miloseviç gelişmelerden rahatsız olarak savaşla tehdit etmeye başladı. Yugoslavya Cumhuriyetinin liderler toplantısında en barışçı yanıyla Aliya İzzet Begoviç dikkat çekmesine rağmen yine de Miloseviç rahat durmadı. Bu toplantıdan bir süre sonra Slovenya ve Hirvatistan Yugoslavya’dan ayrılarak bağımsızlıklarını ilan ettiler. 1990 yılında Bilge Kral seçimden başarılı çıkınca Bosna Hersek Cumhuriyetinin Başkanı seçildi. Bir yandan da halkının savunmasız olması gerçeğinden hareketle gizli gizli askeri gruplar oluşturdu. Çünkü her geçen gün baskılar daha da artıyordu. Ki; baskıların yansıması SDA’nın 1991 kongresinde Aliya İzzet Begoviç’in konuşmasınada yansıdı. Konuşmasın da: ‘’ Yemin ederim ki köle olmayacağız’’ sözleriyle tehditlere karşı bir iman abidesi örneği sergiledi. Tavrı; cesurca yürekçeydi. Bu çıkışının ardından Bosna’nın bağımsızlığını ilan etti. Halkın oyuna sunarak %64 çoğunlukla Bosna Hersek’in bağımsızlığını onaylatmış oldu. Onaylattı onaylatmasına ama, Sırplar karara karşı halkın üzerine çocuk yaşlı demeden dünyanın gözü önünde bomba yağdırdı. Sırp Kuşatmasında kaçamayanlar esir kamplarına götürüldüler. Savaş sürecinde Aliya İzzetBegoviç metanetini korudu , bir yandan da barış girişimlerini başlattı. Kolay değil tam dört yıl boyunca Bosna halkı aç, susuz ve elektriksiz vaziyette perişan kaldılar. Tüm dünya bu olayı bir süre sessiz kaldı. Bu görüşmelerin birisinde Dayton’da yapıldı. Dayton anlaşması her ne kadar olumsuz yönleri olmasına rağmen sonuçları itibariyle politik başarı bakımdan meyvelerini verdi. Nitekim, Bosna Hersek’in sınırları korunmuş oldu, bu sayede Bosna Hersek hala varlığını sürdürüyor. 7 Eylül 1993 yılında tekrar Başkanlığı kazanan Aliya İzzetBegoviç ardından Hac vazifesi için Kutsal Toprakları ziyaret eder. Bilge Kral’ın hayatı hep mücadele ile geçti, bu sefer hasta yatağında ve insanlar Kosevo Hastanesinde gelecek haberi beklerken bir yandan da nereye defnedileceği hususunu tartışıyorlardı. Halk, Begova Camii’nin haremini düşünürken içerden gelen ses; Beni şehitlerin yanına defnedin vasiyeti idi. O çok sevdiği ve özlediği şehit düşen dava arkadaşlarının gömüldüğü Kovaçi Mezarlığına uğurlandı. Bilge Kral Başbakan olduğunda ilk ziyareti Türkiye’ye yapmış, Hastahane’ye kabul ettiği son devlet adamı Tayyip Erdoğan’ın olması manidardır. Kabrine Türkiye’den Fatih Sultan Mehmed’in kabrinden alınan toprağın serpilişi de bir başka güzellikti. O’da uzunbir soluktan sonra ruhunu Allah’a teslim etti , çok sevdiği halkını Yüce Yaratan’a emanet ederek gözlerini yumdu. Ruhu şad olsun.
|
|
|
|
|
10
|
Diğer Bilim Dalları / Bilim Adamları / HAREZMİ (Cebir)
|
: Temmuz 12, 2007, 09:39:58 ÖÖ
|
|
HAREZMİ (Cebir) ALPEREN GÜRBÜZER
Cebir, bir başka ifadeyle matematik onla dirildi adeta. Cebir deyince Harezmi’yi hatırlarız. Asıl adı Abdullah b. Musab b. Muhammed, Harezm’de doğması münasebetiyle ona Harezmi denilmiş, insanlık artık bu isimle anmıştır hep Onu. İlk eğitimini doğduğu topraklarda tahsil eder. Kısa zamanda ilgi odağı olur, ilmi gayretlerinden dolayı, öyle göz doldurur ki devrin Abbasi halifesi ta Bağdat’a davet eder onu.. O da davete icabet eder. O şimdi ilim yolundadır. İlk iş Beyt’ül Hikme’nin başına getirilip yabancı eserleri tercüme etmek olacaktır. Beyt’ül Hikme aynı zamanda sadece tercüme edilen mekanın ötesinde devrin en büyük kütüphanesi konumundadır. O Kütüphane ile yetinmemiş, evini bilimsel araştırmalarda kullanmış, adeta bilimsel akademidir o ev. Harezm’dan iyiki de getirilmiş Bağdat’a, onunla Bağdat anlam kazanacaktır, ilim merkezi haline gelecektir çünkü. Bağdat onu bağrına basmış, değer vermiş, hele hele Memun dönemi bu kıymete değer verilme neticesinde meyvelerini toplamaya başlar. Nitekim Bağdat bu noktadan sonra bugünkü ifadeyle üniversal ilim merkezidir artık. Demek ki; Mehdi ve Harun Reşit dönemlerinde başlayan Yunan eserlerinin Arapça’ya çeviri faaliyeti, Memun döneminde büyük ölçüde yerini pozitif bilim ve felsefeye bırakmıştır. Böylece büyük bir boşluk onunla doldurulmuştur. Dahası var Harezmi bir yandan Şam’da meşhur devrin alimleri ile Sincar ovasına, bir yandansa başka bir ilim heyetiyle Hindistan’a kadar uzandılar. Her iki bilim heyetininde başkanlığını yaptı. Sincar çıkarmasında meridyen yayını ölçme faaliyetleri ile ün saldı, Hindistan yolculuğunda ise sıfır rakamının bularak bugünkü modern matematiğin önderi olmaya hak kazandı. Öyle ki, İtalyan Gerolama Cordana onun için; Dünyanın en büyük on iki düşünüründen biridir diye övmüştür. Malum olduğu üzere miras ayetleri öyle kolay açıklıkla tefsir edilecek türden değildi, sıfırın bulunuşu, hesaplamalarda kolaylık sağlamıştır. Harezmi artık miras hesaplarını alışılagelen Yunanlıların ilk Cebir örneklerine son vermiş kendi cebirsel metodolojisini ortaya koyarak bundan böyle gerçek anlamda İslam dünyası için önemli olan miras hukuku doğru yolunda seyretmiştir. O hem doğuyu hemde batıyı aydınlatmış, zira batı okullarında 16. asra kadar Harezmi’n Cebirini ders kitabı olarak okutturdu, halada onun öğretisi ve etkisi unutulmadı,unutulmazda.. Gerek ekonomistler, gerek matematikçiler, gerekse hesapla her ne varsa ona borçlu. Velhasıl, Bağdat’a hayat verdi, yaşasaydı daha da vercekti, nevar ki oda her fani gibi 850 yılında Bağdatta hakka yürüdü. O şimdi gönüllerde.
|
|
|
|
|