Mesajları Göster
|
|
Sayfa: 1 ... 9 10 [11]
|
|
101
|
Biyoloji / Evrim / 21.Doğal "olmayan" Aminoasit
|
: Haziran 11, 2007, 04:02:01 ÖÖ
|
|
..hemen hemen canlı organizmalar,hücrelerinde protein yapmak için 20 aminoasitten yararlanırlar.Ancak,La Jolla'daki(California) Scripps Araştırma Enstitüsü'nden kimyacı Peter Schultz bu sayıdan fazla hoşlanmıyor olacak ki canlılara kendisi de bir aminoasit ekledi.Schultz 2001 yılında Escherichia coli bakterisinde gen mühendisliği yoluyla,doğada bulunmayan 21.protein eklemeyi başardı.Ancak bunun için,yapay amino asidi bakterinin kendisine ürettirmeyi başardığını açıkladı.Gerçekleştirilen deney,evrimin kavranması açısından çok önemli.Çünkü yalnızca doğal olmayan bir yapıtışını kullanma becerisini değil ,o yapıtışını kendi üretme becerisini de kazanmış bir canlının bundan sonra nasıl evrimleşeceği gözlenebilecek.Araştırmacıların bundan sonraki hedefi 20 aminoasitli normal normal bir E.coli ile yapay yaşam formunu,besi miktarlarını değiştirerek "seçilim baskısı" altına amaj ve 21 aminoasitlinin,ötekinden daha başarılı olup olmadığını belilemek.Schultz'a göre deneyin başarısı şunu gösterecek : Biyoloji milyarlarlarca yıl 20 aminoasitle idare etmiş.Ancak evrim çok daha fazlasını kullanabilir.
Science 31 ocak 2003 (bilim teknik dergisinini 2003 mart sayısından alıntıdır)
|
|
|
|
|
102
|
Biyoloji / Evrim / Darwin,Evrim ve Doğal Seçme Üzerine
|
: Haziran 11, 2007, 04:01:14 ÖÖ
|
|
... Darwin,Lyell'in jeolojisinde yer alan çok önemli bir kavram olan gradualizmi,evrim teorisiyle birleştirmiştir.O,bu ufak değişikliklerin zaman içerisindegittikçe birikmesiyle canlılların evrim geçirdiklerini anladı ve çok geniş bir zaman periyodu boyuncadeğişen koşullarda işleyen doğal seçmenin,canlılardaki tüm çeşitliliğin nedeni olabileceğini var saydı. Darwin'in canlılarla ilgili görüşünün iki temel özelliğini şimdi,şu şekilde özetleyebiliriz:(1)canlıalrın çeşitli formları,atasal türden köken alan ve değişiklikler taşıyan nesillerden ortaya çıkmıştır ve (2) değişikliği sağlayan mekanizma,oldukça fazla uzun bir zaman süreci boyunca çalışan doğal seçme olmuştur.
Doğal Seçmenin Bazı İncelikleri. Bu noktada bizim doğal seçmenin bazı özellikleri üzerinde durmamız gerekecek.Birisi,evrimde populasyonun önemidir.Şimdilik,biz populasyonu,belirli bir türe ait ve ortak bir coğrafik alanı paylaşan,kendi aralarında üreyebilen bireyleri meydana getirdiği bir grup olarak tanımlayacağız.Populasyon evrimleşebilen en küçük birimdir.Doğal Seçme bireysel organizmalar ve onların çevreleri ile etkileşimleri nedeniyle meydana gelir;fakat bireyler evrim geçirmez.Evrimleşme yalnızca birbirini izleyen kuşaklarda,bir populasyondaki kalıtılabilir varyasyonların nispi oranlarındaki değişiklikler saptanarak ölçülebilr. Doğal Seçme ile ilgili diğer bir anahtar nokta,doğal seçmenin SaDeCe kalıtılabilir varyasyonları çoğaltıp ya da azaltabilceğidir.Daha önceden de görmüş olduğumuz gibi bir organizma,kendi yaşamı boyunca değişiklikler geçirmiş olabilir,hatta böyle sonradan kazanılmış karakterler organizmayı kendi çevresine adapte edebilir;fakat,yaşam boyunca sonradan kazanılan karakterlerin kalıtılabildiğine ilişkin herhangi bir kanıt yoktur.Bir organizmanın kendi faliyetleri sayesinde sonradan kazanmış olduğu adaptasyonlar ile doğal seçme nedeniyle kuşaklar boyunca populasyonlarda gelişen ve kalıtılma özelliği olan adaptasyonlar arasındaki farkı ayırt etmeliyiz. Aynı zamanda,doğal seçmenin özgüllüğünün koşullara bağlı olduğu üzerinde durulmalıdır;çevre faktörleri,yerden yere ve zamandan zamana değişir.Bir yerdek bir adaptasyon,farklı bir ortamda faydasız ya da hatta zararlı olabilir...
KAYNAK: CAMPBELL & REECE BİYOLOJİ BÖLÜM 22 SAYFA 436-437 (ALINTIDIR)
|
|
|
|
|
103
|
Biyoloji / Evrim / Ali Demirsoy-Evrim (Alıntıdır)
|
: Haziran 11, 2007, 04:00:15 ÖÖ
|
|
Evrimin önemli ham malzemelerinden biri mutasyonlardır. Mutasyonu açıklamadan önce modifikasyon (ya da diğer adıyla varyasyon) tanımını doğru yapmak gerekir. Modifikasyon, çevre koşullarının etkisiyle canlının genetik yapısındaki şu ya da bu genin zorunlu veya tercihli olarak uyarılması ya da işlevlerin teşvik edilmesi-güçlendirilmesi sonucunda dış görünüşünde (fenotip) ortaya çıkan kalıtsal olmayan değişikliklerdir. Çoğu yayında bunlara kalıtsal olmayan varyasyonlar denir. Evrimsel önemi pek yoktur. Bir çiçeğin farklı sıcaklıklarda farklı renkli çiçek açması, iyi ya da kötü beslenen bir insanın kilosunun fazla ya da eksik olması, değişik sıcaklıklarda yetiştirilen böceklerin farklı renkli olması gibi durumlar, kalıtsal olmayan modifikasyon örnekleridir. Kalıtsal olarak aktarılabilen değişiklikler ise iki ana grupta toplanır
1) Nokta mutasyonları: Başta morötesi, yüksek enerjili X, gama, alfa ve beta ışınları olmak üzere; kimyasal maddeler ve fiziksel etmenler DNA'nın yapısını doğrudan etkileyebilir. En azından DNA'nın yapısındaki tek bir bazın farklılaşmasını sağlayabilir. Bir bazın değişmesi, bazın kromozom üzerindeki yerine göre, canlıya yeni bir özellik, üstünlük sağlayabilir. Bunlara yararlı mutasyonlar denir. Buna karşılık, enzimlerin aktif merkezlerine isabet eden bir değişiklik, canlının üzerinde öldürücü ya da yaşamsal işlevleri azaltıcı etkiye sahip olabilir.
Canlılığın evriminde lokomotif görevi üstlenen mutasyonlar "nötr" olanlardır. Bunlar proteinlerin belirli amino asitlerini değiştirirler. Bunlar canlının yaşamı üzerinde belirgin yararı ya da zararı olmayan değişikliklerdir. Ortam değiştiğinde o güne kadar etkisiz olan bu mutasyonlar, yeni ortamda canlının ayakta kalabilmesini sağlayabilir. Örneğin hiç antibiyotikle karşılaşmamış bir bakteri kolonisinden bazı bireyler antibiyotikli bir ortamda yaşamaya devam edebilirler. Bu bakterilerde meydana gelmiş nötr mutasyonlar, daha önceleri kendilerini belli etmeseler dahi, bakterileri antibiyotiklere karşı dirençli hale getirmictir.
2) Birçok canlı, birçok kitapta mutasyon olarak adlandırılmasına karşın doğru adıyla, kromozom değişimleri ile farklı özelliler kazanır. Yani kromozomların yapısında ya da kromozom sayısında değişiklikler olabilir. Bu sayıda değişme ya aynı türün kromozomunun katları şeklinde (n, 2n, 3n, 4n, 8n ...) artma ya da kromozomlarının tek tek bir veya iki artıp-azalması (2n+1, 2n+2, 2n-1 ...) şeklinde, ya da farklı bir türle döllenmesiyle ortaya çıkar. Bu yeni kombinasyonların bazıları verimlidir; çünkü kromozom ayrışımı sağlanır. Bazen de, katırda olduğu gibi, verimsizdir. Bu yolla çok değişik bitki formları elde edilmiştir.
Kararli ve kararsız populasyonlar dünyanın jeolojik, coğrafi ve iklimsel değişimine bağlı olarak, her dönemde vardı. Dünyadaki değişiklikler, bazı türlerin genetik kombinasyonunun kararlı kalmasını sağlar, bazen de onların darmadağın olmasına yol açar. Birçok tür uyum yapabilme yeteneğini artırabilmek için, herhangi bir özellik üzerinde birden fazla gen çiftinin etki göstermesini sağlayacak kalıtsal bileşime sahip olabilir. Bunların bir kısmı aynı özelliğin aşama aşama güçlendirilmesi şeklinde olabilir (boy uzunluğunu saptayan genler). Bazıları bir özelliğin değişik karakterleri şeklinde ortaya çıkmasını sağlayabilir (A, B, O kan grubu). Bazıları iki farklı özelliğin değişik kombinasyonları şeklinde etkiye sahip olabilir. Bir türe ait genlerin toplamına gen havuzu denir. Bir havuzda aynı özellik üzerine etki eden birden fazla gen bulunsa da, kural olarak bir bireyde bunlardan yalnız bir çifti bulunur (kan gruplarında olduğu gibi). Yaşam ortamındaki koşullar eğer kararlı haldeyse, bu havuzdaki genler belirli bir süre içerisinde o günkü çevre koşullarına en fazla uyum sağlayacak şekilde kararlı bir yapı oluşturur. Bunlara kararlı populasyonlar adı verilir. Dünyada böyle bir populasyon hiçbir zaman tam olarak oluşmamıştır. Böyle bir kararlı populasyonda kuramsal olarak nokta mutasyonu ya da kromozom değişimi olmamalıdır. Doğal koşullar şu ya da bu özelliğin (genin) ortadan kalkmasına ya da yayılmasına neden olacak bir etki yaratmamalıdır. Populasyona, farklı gen frekansına sahip bir başka populasyondan göç olmamalıdır. Benzer şekilde, populasyon içerisinden gen frekansını değiştirecek şekilde, dış ortama herhangi bir göç olmamalıdır. Üreme davranışında, özel bir karakteri daha yaygın duruma getirecek eşeysel seçim olmamalıdır. Hiç bir özelliğin özel olarak seçilmediği ya da elenmediği, döller boyunca genlerin frekansının sabit kaldığı, yeterince büyük olan (eğer populasyon küçük ise frekanslar hızla değişebilir) populasyonlarda, genlerin frekansının toplamı 1'dir ve böylece, kuramsal olarak tüm frekansların sabit olduğu bir populasyon elde edilir.
Daha önce evrimin ham malzemeleri olarak adlandırılan süreçler, her koşulda populasyonun kararlılığını bozarlar. Ancak evrimsel ham malzeme hiç var olmamış olsaydı bile, populasyonun kararlı kalmasını sağlayan koşullardan birinin ya da birkaçının değişmesi evrime yol açabilirdi.
1) Koşulların değişmesi: Dünyanın başlangıcından bu yana, iklimde, coğrafi yapıda, hatta biyolojik yapıların diğer unsurlarında (örneğin. av-avcı ilişkisi) meydana gelen (ve gelecek olan) değişiklikler, kararlı diye tanımladığımız populasyonların üzerinde bazı genlerin daha çok seçilmesini sağlayabilir. Zaman içerisinde o genlerin frekansları başlangıç değerlerinden farklılık gösterir. Örneğin bir özellik % 1 oranında tercih ediliyorsa ve o tür senede bir defa döl veriyorsa, kaba bir hesapla en geç 100.000 yıl içerisinde bu frekansın % 99 a ulaşması demektir. Bir tür, yaprakbitleri gibi, senede birden fazla döl veriyorsa, süre 10.000 yıla düşer. İşte kısa yaşayan, çok döl veren populasyonların hızlı evriminin nedeni buna dayanır. Doğal koşullar, bazen bir populasyondaki aşırı uçları eleyerek, orta kısımdakileri daha şanslı kılabilir. Bu genellikle kararlı populasyonlardaki temel işleyiş şeklidir. Bazen doğal koşullar o populasyonlardaki özelliklerin iki aşırı ucunun seçilmesini, ortalamaların ayıklanmasını da sağlayabilir. Buna parçalayıcı değişim denir. Dünyadaki kıtaların kayması, ormanlaşma, çölleşme, stepleşme, tarım arazisine dönüşme gibi fiziksel ve kimyasal değişimler belirli bir doğal seçilim baskısı ortaya çıkarır. Bir tarım arazisine uygulanan ilaçlamanın bile seçilim baskısında etkisi vardır. Birçok gen pleitropiktir, yani canlının birden fazla özelliği üzerinde etkilidir. Doğal seçilim bu özelliklerden birinin yararına, diğerinin zararına da çalışabilir. Sonuçta evrimsel yönlendirilme pleitropik genin kontrol ettiği özelliklerin seçilmesine ya da elenmesine, seçiliminin cebirsel toplamına eşit olur. Örneğin çok tipik olan orak hücreli anemide S geni, bir taraftan oksijen bağlanmasını kısıtlarken, diğer yandan sıtmaya karşı dayanıklılık sağlar. Sıtmanın yaygın olduğu ortamda, doğal seçilim bu ikisinin cebirsel toplamına göre yönlendirilir. 100 bireyin 60'ı sıtmadan; bu gen olduğu zaman da 50'si oksijensizlikten ölüyorsa, o zaman % 10'luk bir kesim avantajlı olduğundan, bu gen o populasyonda korunur. Ortamdan sıtma mikrobu yok edilirse (ya da tersine yaygınlaşırsa) frekans değişir. Bu genin frekansı sıtmalı bölgelerden sağlam bölgelere gidildikçe azalır. Doğal seçilimin etkisinin artırılması, populasyondaki gen çeşitliliğini de artırır. Dolayısıyla parça değişimi, mutasyon her ne kadar populasyon kararlığını karıştırırsa da, doğal seçilim için uygun bir zemin oluşturması nedeniyle evrimsel çeşitlenmede lokomotif görevi yapar. Mutasyonların ve rekombinasyonların fazla oluşması, populasyonun kararlılığını bozacağı için negatif etki yapar. Az oluşması çeşitlilik bakımından seçeneği azaltacağı için etkisi olumsuzdur. Bu nedenle her tür için doğal koşullarda yeterince mutasyon meydana getirecek ve seçilime uğratacak bir düzenek kurulmuştur. Farklı yaşam ortamlarında doğal seçilim baskısı farklı şekilde yürütüldüğünden, zaman içerisinde hem o ortama uygun canlı türleri oluşmuş hem de yaşam ortamları ortaya çıkmıştır.
Morötesi ışınlar bilinen mutasyona yol açan en etkili faktörlerden biridir. Yükseklere doğru çıkıldıkça mor ötesi ışınların etkisinin artmasıyla birlikte mutasyon oranında da artmalar ortaya çıkar. Ayrıca dağların tepesine doğru çıkıldıkça, yaşam ortamındaki çeşitlilik de artar. Yani doğal seçilim baskısı çeşitlenir. Yükseklere doğru çıkıldıkça tür çeşitliliğinin artması bu nedenden ötürüdür. Bununla birlikte, yaşam koşullarının aşırıya doğru kayması, türlerin yaygınlaşmasına ya da sıklığının artmasına engel olur. Buna karşılık toprak altında yaşayan ya da çoğunlukla gececi olan (güneş ışınlarından kaçan) birçok hayvan türü ilkel özelliklerini korumuşlardır. Akreplerin uzun yıllardan beri değişmemelerinin nedeni budur.
2) Populasyon içine ya da dışına göç: Göç, kararlı populasyonların bozulma nedenlerinden biridir. Aynı türe ait, bazı özellikleri bakımından farklı gen frekansına sahip bir topluluk, herhangi bir yolla bir populasyonun içerisine girerse, o populasyonda bir dalgalanmaya ve frekans değişimine neden olur: Örneğin Türk toplumunda mavi göz frekansı % 16, Almanlar'da % 81'dir. Her döl başına (bu, insan soyunda 30-50 yıldır) ne oranda bir göçün gerçekleştiğini ve her iki populasyonun ne miktarda çiftleştiğini biliyorsak, bu sayılardan yola çıkarak, gelecekte, bu populasyonlardaki mavi göz geninin frekansının nasıl değişeceğini öngörebiliriz.
Eğer bir populasyon içerisinde, deme, ırk gibi küçük grupların herhangi bir nedenle populasyon dışına göçü sağlanırsa, toplam populasyon frekansında yine önemli değişmeler meydana gelebilir. Doğal populasyonların hiçbirinin sabit kalması mümkün değildir. Çünkü dış ve iç göç engellenemez.
3) Genetik Sürüklenme: Bir populasyon yeterince büyükse, kararlı yapısını koruyabilir. Gen frekansları yönünden ait olduğu populasyondan önemli ölçüde farklı olan, küçük bir birim, o populasyondan ayrılıp, yeni bir populasyonun kurucusu olarak görev yaparsa, zaman içerisinde yeni populasyonların ortaya çıkmasına neden olur. Örneğin Anadolu'da % 80 mavi gözlü olan bir köy (normal frekans %16) bulunduğu yerden sürülüp herhangi başka bir yere yerleştirildiğinde, yeni populasyon ana populasyondan mavi göz geninin frekansı bakımından büyük ölçüde farklı olacaktır.
4) Eşey Seçimi: Kural olarak canlılarda, erginliğe ulaşmış bireylerin bir araya gelmeleri ve çiftleşmeleri aynıdır. Kuramsal olarak her bireyin çiftleşme şansı eşittir. Fakat gametlerde, kalıtsal yapıya bağlı olarak ya da olmayarak, hareket yeteneğinde ve çekici kimyasal maddelerin yapısında değişiklik olursa gamet seçilimi olur. Ancak en önemli eşeysel seçilim, ergenlik dönemindekidir. Bunun nedeni kalıplaşmış davranışlardır (imprinting behaviour). Biyolojik çeşitliliğin korunabilmesi için erkek ve dişi geçişlerinin tam olarak ayrılması ve özelliklerin kesin olarak farklılaşması gerekir. Bunun için de özellikle yalnızca rekombinasyon meydana getiren, çoğunlukla bunun ötesinde başka önemi olmayan, yavru bakımıyla ilgilenmeyen erkeğin güçlendirilmesi daha iyi sonuçlar verir. Dişilerin zemine uygun, gösterişsiz, parlak renklerden arınmış, abartısız bireyler olarak kalması; buna karşılık erkeklerde göze çarpıcı, ancak doğal tehlikelere de açık ikincil eşey özelliklerinin ortaya çıkması sağlanmıştır. İkincil eşeysel özelliklerin gösterimi ile erkeklik genlerinin diziliminin gücü arasında doğrusal bir ilişki mevcuttur. Canlılar aleminde basitten gelişmişe doğru gidildikçe, sağlam genetik yapının bir ifadesi olarak sağlam fiziksel yapının seçilmesi için, aynı eşeyin bireyleri arasında (çoğunlukla da erkekler arasında); kavgalar, danslar gittikçe güçlenmiştir. Bu gösteri sırasında bugün biyolojik olarak çok defa anlam taşımayan renk-şekil-ses özellikleri, kalıplaşmış davranış şekliyle seçilmiştir. Günlük yaşamımızda da kalıplaşmış davranış hiçbir nedeni olmadan işlev görür. Herhangi bir erkeği/kızı sevmemiz ya da ilk defa karşılaşılan bir insanı itici görme davranışı tamamen kalıplaşmış davranıştır. Sonuç olarak bir populasyonda eşeyler, birbirini rastgele seçer desek de, insanlarda ve birçok populasyonda belirli özelliklere sahip bireylerin, belirli özelliklere sahip bireylerce seçildiğini görürüz. Bu da populasyonun bir anlamda dallanması demektir.
5) Aşırı uçların ayıklanması: Tüm canlılarda, her ne yolla olursa olsun yeni özellikler o türün geleceğini tehlikeye atmayacak kadar teşvik edilir. Fakat doğal seçilimle aşırı uçlar çoğunlukla ayıklandığı için sonuçta dengelenmiş polimorfizm dediğimiz, o ortam için en uygun boyutlar elde edilir. Örneğin, insan beyninin büyümesi, başarısı için koşuldur. Fakat sürekli büyümesi teşvik edilen kafanın, ananın çatı kemiğinden geçememesi de söz konusudur. Bu nedenle ananın simfis açıklığı, kafa büyüklüğünün optimum olmasını sağlamıştır. Başka bir örnek ise, kavakların güneşe ulaşmak için boylarını sürekli uzatmalarının, uzun boylu kavakların rüzgârla devrilme seçilimiyle dengelenmesidir. Bu nedenle her bölge için optimum (rüzgar-güneş ilişkisi) boy belirlenir. Biz geniş bir populasyonda en uzun kavağı elde etmek istiyorsak derelere, en kısa olanı istersek dağlara gitmeliyiz.
6) Coğrafi izolasyon: Populasyonlarda genetik çeşitlenme, eşey seçilimi, doğal seçilim olsa da, zaman içerisinde kalıtsal yapının alt tür, tür düzeyinde farklılaşması için, belirli bir süre etkin bir şekilde işlev yapan yalıtım sistemine gereksinim vardır (kara canlıları için su, suda yaşayan canlılar için kara, sıcaklık, kimyasal feromonlar, ses vs.). Bunun en etkin yolu coğrafi yalıtımdır. Coğrafi yalıtım yeterli süre etkili olamamışsa, farklı populasyonlar tekrar bir araya gelebilir. Yalıtılmış populasyonlar arasında sınırlı da olsa gen akışı meydana gelirse alt türler oluşur.
Dünyada çoğunlukla doğal koşulların değişimiyle ve buna bağlı olarak doğal seçilimle, ortaya çıkan fenotipler arasında belirli bir denge söz konusudur. Ancak koşullar sürekli şiddetini artıracak şekildeyse ve o koşulların etkisi
altında kalan canlının kalıtsal yapısı bu değişimi karşılayacak kalıtsal çeşitlilikten yoksunsa, o tür ortadan kalkar. Kalıtsal varyasyonlar bu değişimi karşılayacak yeterlilikte değilse, bu canlının izleyeceği iki ana yol vardır:
Canlı bu koşullardan uzaklaşmak için göç edebilir; küçük ve uygun koşulları barındıran sığınaklara kaçabilir. Populasyonun bir kısmı göç olanağını bulurken, diğer kısmı doğal seçilimle başka bir türe (türlere) dönüşmek suretiyle varlığını sürdürebilir. Biri tükenme, diğeri ise evrimdir.
Anadolu bu nedenle tür, alt-tür ve ekotip bakımından bir cennet durumuna ulaşmıştır. Dileriz ki yetkililer ve kamu, bu hazineyi yeterince koruyabilir ve değerlendirebilir.
Kaynaklar:
Demirsoy, A., Kalıtım ve Evrim, Ankara, 1996
Demirsoy, A., Yaşamın Temel Kuralları, Ankara, 1998 Starr, C., Taggart, R., Biology, Belmond, 1995
|
|
|
|
|
104
|
Biyoloji / Evrim / 'Aslandan geldik' dense daha çok evrimci olurdu
|
: Haziran 11, 2007, 03:59:18 ÖÖ
|
|
29 Ağustos 2005 Pazartesi - Vatan * Devrim Sevimay
'Aslandan geldik' dense daha çok evrimci olurdu # "Ya Darwin'e inanacağız ya da kutsal kitaplardaki yaratılış bilgilerine..." Konu bu kadar keskin mi?
Dinin kendisi de bir evrim geçirmiştir. Ortadoğu kaynaklı dinlerin yaratılış öyküleri birbirlerine az çok benzerler. Fakat yeryüzünde o kadar farklı kültür ve din vardır ki hepsinde de birbirinden farklı yaratılış öyküleri yer alır. Bilim bunların hangisinin doğru olduğuna karar veremez. İnançlar, bilimin alanı dışındadır. Çin'de doğmuş olsaydık çok farklı bir yaratılış öyküsüne inanıyor olabilirdik. Bilim ise evrenseldir, kültürlere göre değişmez.
# Bilim bu konuya karar veremeyebilir ama insanlar bilmek isterler; Darwin'e inanırsam Tanrı'ya inancımdan vazgeçmiş mi olacağım diye...
Yeryüzünde evrim konusunda araştırma yapan pek çok bilim insanı inançlarından vazgeçmeden evrimi destekleyecek kanıtlar üretebiliyorlar. Francisco Ayala bir rahiptir ve evrim konusunda dünyanın önde gelen isimlerden birisidir. Ülkemizde de inançlarından vazgeçmeden evrim konusunda araştırma yapanlar var. Bilini ve din insan düşüncesinin farklı boyutlarını temsil ederler. Bilimde kuşku duymak zorunludur. Dinde ise iman söz konusudur. Yani kuşku duymadan sorgulamadan inanmak.
Kör saatçi tasarımı
# ABD'nin Ulusal Genom Araştırma Müdürü Francis Collins de "Ben Tanrıcı evrimci bir bilim adamıyım" der. Ama şu şartla: "Tanrı insanları yaratmaya karar verdiyse bunu yapmak için neden evrim mekanizmasını seçmiş olmasın?" Yani evrim yapılacaksa onu da Tanrı yapar inancı... Darwin'in kastettiği tam olarak bu muydu gerçekten?
İkisinin doğaları taban tabana zıttır. Bu nedenle iki düşünce sistemini aynı boyutta ele almak hem bilime hem de dine zarar verir. Bilimle dini uzlaştırmak için kişiler kendi bilinçlerinde yorumlar yapabilirler. Fakat Darwin böyle bir şey kastetmedi. Darwin, bilini yaparken Tanrı varsayımından hareket etmedi. Bilim insanlarının yapması gereken de budur. Yani dinsel inanışlara sahip olabilirler, fakat bilim yaparken dinsel inançları onları yönlendirmemelidir.
# Yine de hem evrime hem Tanrı'ya inanmakta bir çelişki yok mu?
Hayır, bu kadar keskin bir yol ayrımı yok. İşin içine bilimi katmadığınız sürece istediğinize inanabilirsiniz. Çünkü ne inanç bilimsel yöntemlerle açıklanabilir ne de bilim inançla...
# Ama sonuçta ya tesadüfe (insan 4 milyar yıl içinde tesadüfler sonucu mutasyon ve doğal seçilimle varolmuştur) inanacaksınız ya da (insanı bir yaratıcı tasarlamıştır) tasarıma?
Evrimde genetik çeşitliğin ortaya çıkışını sağlayan mutasyonlar ve genetik çeşitlilik rastlantısaldır. Fakat çeşitliliğin içinden uygun mutasyonların meydana gelmesi ve çevre koşullarına en fazla uyum sağlayan genlerin seçilmesi diye tanımlayabileceğimiz 'doğal seçilim' rastlantısal değildir.
# O halde bu bir tasarım mı?
Evet, buna bir tasarım diyebiliriz. Ama bu tasarım Dawkins'in dediği gibi kör saatçinin yaptığı gibi bir tasarımdır. Çünkü doğal seçilim canlıları çevrelerine uydurmaya çalışır. Canlı toplumlarını, bir koşu bandı üzerinde koşan bir sporcuya benzetebiliriz. Durursa, düşer. Doğada da koşullar sürekli değişim halindedir. Ve sadece değişen çevre koşullarıyla birlikte değişerek ortama uyum sağlayan canlı toplulukları ayakta kalabilmişlerdir.
# Yaratılışçılığı savunanların da Dawkins'te en tahammül edemedikleri nokta onun kör saatçi tezidir. Zira bu kusursuz tasarımın arkasında mutlaka bir akıl olması gerektiğini düşünüyorlar. Evrimcilerin elinde bu inancı sarsacak bir delil var mı?
Canlılar kusursuz değildir. Örneğin zürafalar uzun boyları nedeniyle akarsu veya gölden su içmekte güçlük çekerler. İnsanda da bir yığın gereksiz gen bulunur. Örneğin C vitamini sentezleyen genler atalarımız meyveyle beslenmeye başladıktan sonra işlevsiz kalmışlardır. Bir yığın başka gen işe yaramaz durumdadır. Bir çok insan kalıtsal özürlerle yaşamaktadır. Kanser de insanların bir sorunudur. O da hücre bölünmesini kontrol eden bazı genlerin mutasyona uğramaları sonucunda oluşur. Bazı insanlarda bu genler, bu mutasyonlar zaten vardır. Diğerlerinde ise çevre kirlenmesi sonucu oluşan mutasyonlarla kanser oluşur.
# Dünyanın insanlar yaşasın diye yaratıldığı (antroposentrizm) düşüncesi size niye ters geliyor?
Dünya insanlar için yaratılmamıştır. Darwin tam olarak bu düşünceye son vermiştir. Çünkü dünyanın insan için yaratıldığı düşüncesi insanın sonu olabilir. Zira evrimin bir sonucu da türlerin yok olmasıdır. Bugün yaşayan canlı türleri yeryüzünde var olmuş canlı türlerinin yüzde 1'inden bile azdır. Bir türün yok olma riski yüzde 99'dan fazla. İnsan ancak bu olasılığı kendi evrimini ve diğer canlıların evrimlerini anlamakla azaltabilir ve yeryüzünde kalma süresini uzatabilir.
Süper akıl?
# Ya Big Bang (Büyük patlama)? Ateist düşünür Anthony Flew'e bile 81 yaşından sonra "Bir tür süper akıl, yaşamın kökeni ve doğanın kompleksliği karşısında yapılabilecek en iyi açıklamadır" dedirtti. Eğer milyar kere milyarda bir farklı patlama olsa evren diye bir şey olmayacaktı. Bu da sadece kör bir saatçinin işi olarak açıklanabilir mi?
O zaman da akla "süper bir akıl evreni tasarladı ise o süper aklı tasarlayan başka üstün akıllar var mı" sorusu gelir. Bu sorular birbiri ardına eklenebilir ama bu konu artık felsefeye girer. Ancak süper bir aklın varlığı kesinlikle bilimsel bir hipotez değildir. Çünkü böyle bir şey bilimin yöntemleriyle sınanamaz, yanlışlığı ya da doğruluğu gösterilemez. Bilim, Tanrı'nın varlığını kanıtlayamayacağı gibi yokluğunu da kanıtlayamaz.
# Prof. Dr. Niyazi Öktem de bir konuşmasında aynı cümleyi şöyle bitirmişti: "İkisi de kanıtlanamayacağına göre ehvenişer ve birbirine saygılı olmak gerekir." 'Ehvenişerlik" bir yöntem olabilir mi?
İnsanlar neye inanacakları konusunda özgürlerdir, ama eğer bilim yapacaksak o zaman bilimin yöntemlerini kullanmalıyız. Doğayı da ancak bilimin yöntemleriyle anlayabiliriz.
# O halde vicdanlardaki boşluğu yaratılışçıların doldurmasına da kızılamaz, öyle değil mi?
Bilimin yanıtlayamayacağı sorular her zaman olacaktır. Bunlar felsefeyle ilgili olabilir. Bu boşluğu yaratılışçıların doldurması ise ayrı bir olay. Yaratılışçılar tam olarak bilimin karşısındadırlar. ABD'de kökten dinci Hıristiyanlardan oluşuyorlar. Ve son zamanlarda kökten dinci Müslümanlarla işbirliği yapabiliyorlar. Bütün amaç her şeyin kutsal kitaplardaki öğretilere göre açıklandığı bir eğitim sistemi. Ve Ortaçağ'a dönmüş bir dünya.
Atalarımız ilkel solucanlar!
# Acaba maymun yerine aslandan geldiğimiz söylense evrim teorisi daha çok sempati toplar mıydı?
Evet, sanırım epey ilgi toplardı. Çünkü birçok kültürde maymun aşağı bir yaratık görülür ve evrimin bazı insanlara itici gelmesinde bu da rol oynamıştır.
# Ama evrim denince de özet olarak hep bu ifade kullanılır. Ne kadar doğru?
Aslında konunun derinliğine inersek tüm insanlar, maymunlar, aslanlar ve diğerleri balıklardan, balıklar da ilkel solucanlardan gelmiştir. Demek ki insan maymuna razı olmalı (Gülüyor).
# O zaman niye maymunlarla anılıyoruz?
Maymunlar genetik ve anatomik olarak insana en yakın canlılardır. Çünkü insan ve maymun hatları diğer canlılara göre çok daha kısa bir süre önce ve birbirlerine yakın zamanlarda ayrılmıştır. Her ikisi de yaklaşık 5 milyon yıl önce... Bu hat ayrılmasını bir ağacın dallarının başka dallara ayrılması gibi düşünün.
# O dalların kökündeki ilk canlı kim?
Bir çeşit bakteri. 3.8 milyar önceden kalma fosili var.
# Bir bakterinin fosili mi?
Tek bir bakteri değil, milyarlarca üst üste dizilmiş bakteriler topluluğu.
# Peki bilim, insana ilk ne zaman rastlıyor?
İlk kez Afrika'da 5 milyon yıl önce büyük bir çevresel değişim yaşanıyor. Böylece oradaki maymun türü ağaçlardan inmek zorunda kalıyor. Ve ilk kez iki ayağı üzerinde yürüyen canlı türlerine (Austrolo-pithecus) 3-4 milyon yıl önce rastlanıyor.
# İlhan Selçuk ayağa kalkma iradesini gösteren o ilk canlının dünyanın ilk solcusu olduğunu söyler...
O kadarını bilemeyeceğim ama bu iki ayağı üzerinde duran hatlardan birisi yaklaşık 2 milyon yıl önce Homo-erectus hattına evriliyor. Yine iki ayağının üzerinde duran, ancak beyin yapısı biraz daha büyük. 200 bin yıl önce de gerçek insan diyebileceğimiz Homo-sapiens Afrika'dan çıkıp dünyaya yayılıyor.
Atatürk de Darwinci'ydi
# Yaratılışçıların türevlerini sürekli tekrarladıkları bir örnekleri var: "Balta girmemiş bir ormanda bir heykele rastlarsanız, bundan çıkardığınız sonuç ne olur?"
Bu bir demagoji. Örnek baştan yanlış. Balta girmemiş bir ormandaki bir heykelle değil binlerce canlı türüyle karşılaşılıyor. Evrimin mekanizmaları bu binlerce türün adaptasyonlarını oluşturabilecek güçtedir. Benzeri bir soru ilk kez William Paley tarafından 18'inci yüzyılın başlarında dile getirilmiştir. Bulunan bir saatin bir saatçi tarafından yapılması gerektiğini söylemiştir. Bu bir laf salatasıdır.
# "Gerçekler acıdır. Biber de acıdır. Öyleyse biber gerçektir!" gibi bir şey mi?
Aynen böyle! Bu tip karmaşalar yaratarak insanların aklını çelmeye çalışıyorlar ve bu tip argümanlara bilimsel düzlemde verecek bir yanıt yok.
# Atatürk'ün 1930'lardaki konuşmalarından evrimi kabul ettiği kesin. Sizce O Tanrı şartı olan bir evrimci miydi yoksa tam bir Darwinst mi?
Atatürk her şeyden önce gerçek bir aydındı. "Yaşamda en gerçek yol gösterici bilimdir fendir. Bunların dışında yol gösterici aramak gaflettir, dalalettir, hıyanettir" sözü Cumhuriyetimizin temel ilkelerinden biri olmuştur. Atatürk'ün kendisinin de katkıda bulunduğu "Türk Tarihi" adlı kitapta canlıların evriminden söz edilir. Atatürk Darwinci bir evrimcidir. Zaten bilimde Tanrı şartı olan bir evrim söz konusu olamaz.
3N+1K
Bugün tam 174 yıl oldu
Kim: Prof. Dr. Aykut Kence, 59 yaşında. İstanbul'da doğdu. Aslen Trakyalı. Pertevniyal Lisesi'nin ardından İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Biyoloji Bölümü'nü bitirdi. NATO bursuyla State University of New York'ta 6 yıl ekoloji ve evrim üzerine doktora yaptı. Buradaki hocası nümerik taksonomiyi geliştiren, ünlü Ord. Prof. Dr. Sokal'dı. 1974'te yurda döndükten sonra daha çok yabancı dil bilen öğrenciye ulaşmak umuduyla ODTÜ Biyoloji Bölümü'nü tercih etti. 1987'de profesör oldu. 1998 tarihli TÜBA'ya bağlı Evrim Komisyonu'nun kurucularındandı. Eşi de biyolog olan Kence'nin iki çocuğu var.
Neden: Bilim ne kadar sarsıcıysa tam karşısına konulan inanç da o derece sarıp, sarmalayıcıdır. Ve kabul etmeliyiz ki çıplak bir bilincin ihtiyacı her zaman ikincisidir. Belki de bu yüzden evrim kuramı yaklaşık 150 yıldır herkesin erişemeyeceği bir yerde ve serinde saklanıyor. Müfredatlardan şöyle bir geçip, hayvanat bahçelerindeki "Gel de inanma! Şu maymuna bak, aynı sen!" gülüşmeleriyle kafalardan uçup gidiyor. Darwin'in bile açıklamak için 20 yıl beklediği evrim kuramı bu mahçup haliyle günümüze kadar gelebildi. Ancak bir yandan 'haçlı seferleri'nden dem vurulan, bir yandan da kökten-dinci Müslümanların Büyük Ortadoğu Projesi'nin gulyabanisi olmayı kabul ettiği, tarihin bu karanlık vaktinde Darwinciler de ciddi bir gol yedi. 1990'larda "Akıllı tasarım" adıyla ortaya çıkan yaradılışçılar Bush'u da arkalarına alarak, dünya gündemine girmeyi başardılar. Öyle ki müfredatları bile zorlamaya başladılar. İletişimin tüm olanaklarını ve elbette inancın verdiği kozmik gücü son derece iyi kullanan yaradılışçılar zaten her gün kendilerini bir yerlerde anlatıyorlar. Biz de bu yüzden dünyanın en belalı kuramlarından birinin bilimini yapan bir Darwinci'yle konuşmayı tercih ettik.
Ne zaman: Aykut Kence'yle bu görüşmeyi 17 Ağustos tarihinde yaptık. Ama yayın tarihinin 29 Ağustos'a denk gelmesini özellikle istedik. Çünkü bir rahip olmaya hazırlanan Darwin tam 174 yıl önce bütün evrim tartışmasını başlatacak o çok önemli mektubu bugün almıştı. Mektupta Darwin, Güney Amerika'nın kıyı şeridinin haritasını çıkarmakla görevlendirilmiş bir gemiye davet ediliyordu. Darwin'i, Darwin yapan 5 yıllık yolculuk ona türler üzerine geniş araştırmalar yapmayı, bilim dünyasına da evrim kuramını armağan etti.
Nerede: Kence'nin ODTÜ Biyoloji Bölümü'ndeki odasında.
ALINTIDIR KAYNAK:http://makale.turkcebilgi.com/kose-yazisi-82355-devrim-sevimay-aslandan-geldik-dense-daha- cok-evrimci-olurdu.html
|
|
|
|
|
105
|
Biyoloji / Evrim / New York Eyalet Üniversitesi profesörü Dr. Douglas Futuyma
|
: Haziran 11, 2007, 03:58:22 ÖÖ
|
|
New York Eyalet Üniversitesi profesörü Dr. Douglas Futuyma, inanca dayalı Yaradılış düşüncesinin bilimin ortaya koyduğu birçok konuyu açıklayamadığını vurguladı.
New York Eyalet Üniversitesi Evrim ve Ekoloji Bölümü profesörü Dr. Douglas Futuyma, Orta Doğu Teknik Üniversitesi Kültür ve Kongre Merkezi’nde düzenlenen ‘Evrim: Biyolojideki En Önemli Kuram’ başlıklı bir konferans verdi. Dr. Douglas Futuyma, “Evrim Teorisi, insan vücudu ve sağlığı başta olmak üzere bir çok konuda tatmin edici tek bilimsel açıklamadır” dedi.
‘EVRİM OLMAZSA AÇIKLAYAMAYIZ’ Biyolojik fenomenlerin, fizik ve kimya temeline dayandığını belirten Futuyma, bütün organizmaların da çeşitli karakteristik nitelikleriyle biyo-kimyasal süreçlerin bir ürünü olduğunu söyledi. Canlıların anatomilerinin ekolojik dönüşümün özellikleri taşıdığını dile getiren Futuyma, “Evrime inanmazsanız birtakım karakteristikleri anlamak mümkün olamayacaktır” diye konuştu.
DOĞANIN YASASI: ‘DOĞAL SELEKSİYON’ Evrim Teorisi’ne ilişkin bazı bilimsel verileri anlatan Futuyma, evrim düşüncesinin ‘doğal seleksiyon’ ve ‘genetik sapma’ düşüncelerine dayandığını dile getirdi. “Bütün organizmaların ortak bir kaynaktan geldiğini; milyonlarca yıl içinde yeni türlerin ortaya çıktığını” söyleyen Futuyma, “Biyolojik anlamda insanın en yakın akrabası primatlardır” dedi.
‘AKILLI TASARIM’ BİLİMSEL DEĞİL, DİNSEL Prof. Dr. Douglas Futuyma, ABD’de Evrim konusundaki tartışmalara değinerek, bu teorinin ‘Yaradılış’ düşüncesine sahip kişiler tarafından bilim dışı savlarla eleştirildiğini söyledi. ABD’de ‘Yaradılış’ düşüncesinin, ‘Akıllı tasarım’ kisvesiyle kamufle edildiğini savunan Futuyma, Akıllı tasarımda yaşam formlarının tümünü tasarlayan üstün bir varlığın esas alındığını ve bu düşüncenin dinsel bir doktrin olduğunu ileri sürdü.
‘YARADILIŞ’IN BİLİMDE YERİ YOK’ Futuyma, “Evrim, gerçektir. Tatmin edici ve bilimsel tek açıklamadır. Yaradılış, bilimsel sürecin tam zıddı ve inanca dayalıdır. Yaradılışın ve ‘Akıllı tasarım’ düşüncesinin, bilimde yeri yoktur” diye konuştu.
Kaynak:Ntvmsnbc
|
|
|
|
|
106
|
Biyoloji / Evrim / Cumhuriyet Bilim Teknik - Evrim Kuramı
|
: Haziran 11, 2007, 03:57:40 ÖÖ
|
Cumhuriyet Bilim Teknik 1 Nisan 2006 EVRİM KURAMINDAN GÜNCEL YANSIMALAR Biyolojide yaratılış, Jeolojide dünya düz, astronomide astroloji, kimyada da simya mı okutulmalı!... "Sağduyu ve akıl için ana tavır, şüphe etmektir" Evrim teorisi, bir fikirler bütünü olup bu gezegendeki yaşamın tarihini anlama ve açıklama yollarını arar. Evrime inanmayanların pek çoğu bu fikri dinsel inançlarına ters düştüğü için reddeder. Hıristiyan, Müslüman ve bazen Musevi kökten dincilerin pek çoğu kutsal metinlere bağlı kalarak itirazlarda bulunurlar. Kimi dinsel gruplar yerin ve tüm evrenin çok eski yaşını kabul ederler. Tüm bu dinsel evrim inanç çeşitliliği arasında "yaratılış bilimi" ve son olarak ta "bilinçli (akıllı) tasarım" gibi akımları da sayabiliriz. Son zamanlarda yurdumuzda yaygın olarak gündeme gelen 'akıllı tasarım' görüşünü ileri sürenler, bunu dinsel değil de, bilimsel olarak tanımlasa da, "tasarımcı" maddesel değil bir doğaüstü kimlik olarak algılanmaktadır. Evrim, bir gerçek mi ya da bir teorem midir? Başlangıçtaki hipotez, 'tüm türlerin türeyişi ortak atalardan modifikasyonla olmuştur' şeklindeydi. Bu görüş yaklaşık son 150 yıldır çok sayıdaki kanıtla desteklenmiştir; tüm karşı koymalara başarı ile direnmiştir ve böylece teori bir gerçeğe dönüşmüştür. Ali Nihat Bozcuk (*) Biyolojide yaratılış, Jeolojide dünya düz, astronomide astroloji, kimyada da simya mı okutulmalı!... Evrim teorisi, bir fikirler bütünü olup bu gezegendeki yaşamın tarihini anlama ve açıklama yollarını arar. Evrime inanmayanların pek çoğu bu fikri dinsel inançlarına ters düştüğü için reddeder. Hıristiyan, Müslüman ve bazen Musevi kökten dincilerin pek çoğu kutsal metinlere bağlı kalarak itirazlarda bulunurlar. Bilindiği üzere İncili yorumlarken (özellikle genesis'in ilk bölümlerini) cennetin, yerin, bitkiler, hayvanlar ve insanların 6 günde yaratıldığı yorumu ile evrim bilimi birbiri ile uyuşmaz (1). Ne ilginçtir ki birçok koyu dindar insan da evrimin doğal bir mekanizma olarak yaratılışın ilerlemesi için tanrı tarafından var edildiğine inanır. Aynı şekilde, kimi din adamları evrim gerçeğini benimsediklerini açıklamışlardır. Örneğin, Papa John Paul II 1996'da evrimin geçerliğini kastederek Katolik kilisenin teolojik doktrini ile evrim arasında çatışma olmadığını vurgulamıştır. Papanın bu mektubu tanınmış bir uluslararası bilim dergisinde yayımlandı. Yaratılışçı inançta olanların görüşleri de birbirine uymaz. Kimisi yerkürenin ve evrenin yaşının genç olduğuna (10.000 yıldan daha küçük), ve özel yaratılış'a inanırlar. Buna göre özetle, yaşayan veya ortadan kalkmış her tür ayrı ayrı tanrı tarafından yaratılmıştır. (Hazreti Nuh'la birlikte anılan tufan ve gemisine alınan her canlı türünün birer çifti, bu inanışın en önemli kanıtı olarak değerlendirilir). Bu temele dayanılırsa, yalnız biyolojik evrimi değil, jeoloji'yi ve fiziği de (radyoaktif yaş saptanması ve yerin yaşına ait astronomik kanıtlar dahil) reddetmiş olurlar. Kimi dinsel gruplar yerin ve tüm evrenin çok eski yaşını kabul ederler. Tüm bu dinsel evrim inanç çeşitliliği arasında "yaratılış bilimi" ve son olarak da "bilinçli (akıllı) tasarım" gibi akımları da sayabiliriz. Son zamanlarda yurdumuzda yaygın olarak gündeme gelmiş olan 'akıllı tasarım' görüşünü ileri sürenler bunu dinsel değil de, bilimsel olarak tanımlasa da, "tasarımcı" maddesel değil bir doğaüstü kimlik olarak algılanmaktadır. (Ayrıntıları bu yazının dışında ele alınması gereken bir konudur). ABD' nin Kansas senatosunda 2003' te kabul edilen bir yasa ile okulların yaşamın kökeni ve çeşitliliğini destekleyen bilimsel kanıtlarını nesnel olarak, dinle ilişkisiz, doğal ve filozofik ikilemden uzak olarak verilmesini zorunlu kılıyor. HİPOTEZ, GERÇEK VE TEORİ Bilimsel araştırma, hipotezleri deneysel ve gözlemsel verilere dayanarak test etme yollarına sahip olmayı gerektirir. Bilimsel hipotezin (önerme, varsayım) en önemli niteliği, ilke olarak test edilebilir olmasıdır. Doğal olanlar hakkında dinin evrimsel mekanistik açıklamalar sağlamadığını bilmek yanında, bilim de doğal olay olmayan sorulara yanıt bulamaz. Bilim, neyin güzel ya da çirkin, iyi yada kötü, ahlaki ya da ahlak dışı olduğunu bize söylemez. Bilim aynı zamanda yaşamın anlamını, doğaüstü yaratıklar bulunup bulunmadığını bize söylemez. Bilim insanları, özel yaratılış'a ait bazı iddiaları test edip yanlışları ortaya çıkarabilir; örneğin dünya çapında bir tufan olup olmadığını ya da yerkürenin ve tüm organizmaların ortaya çıkışının 10.000 yıldan daha genç olup olmadığını kanıtlayabilir. Fakat tanrının varlığı ya da her şeyi yarattığı hakkındaki bir hipotezi test edemez. "Gerçek" basit olarak bir hipotezin yeterli kanıtlarla desteklenerek onun doğru olduğuna güven duymamızı sağladığı aşamadır. DNA'nın kalıtsal madde olduğu 1944'ten önce bir hipotezdi. Şimdi eldeki kanıtlarla bir gerçek olarak kabul edilir. Oxford İngilizce sözlüğüne göre bir "teori"nin tanımı: "Bir grup fikirleri ya da olayları açıklamak ya da bunlar hakkında yorum yapmak için ileri sürülen fikirler ve ifadelerin şeması ya da sistemidir. Neyin genel yasalar ve ilkeler olarak bilindiğinin ifadesi yada herhangi bilinen veya gözlenen bir şeyin sebepleridir". Atom teorisi, kuantum teorisi ya da levha tektoniği teorisi yalnızca birer spekülasyon ya da düşünceler olmayıp, fakat güçlü fikirlerdir ve çok çeşitli olayları açıklar. Biyoloji'de teoriler vardır; bunlar arasında kromozom teorisi gibi evrim teorisi de kesinlikle en önemli olanlarıdır. O zaman evrim, bir gerçek mi ya da bir teorem midir? Bu tanımlamalar ışığında evrim bir bilimsel gerçektir. Başlangıçtaki hipotez, 'tüm türlerin türeyişi ortak atalardan modifikasyonla olmuştur' şeklindeydi. Bu görüş yaklaşık son 150 yıldır çok sayıdaki kanıtla desteklenmiştir; tüm karşı koymalara başarı ile direnmiştir ve böylece bir gerçeğe dönüşmüştür. Ancak, bu evrimsel değişim tarihi, evrimsel teori ile birlikte organizmaların ugradığı çeşitli değişimleri açıklayan birçok kavramla yorumlanır (mutasyon, seçilim, genetik sürüklenme, genomik, gelişimsel baskılar, ekosistem, vb.). Ünlü bilim dergisi SCIENCE 2005 yılının en önemli 10 bilim olayı arasında birinci sıraya "evrimin mekanizması bulundu" konusunu koymuştur. Genomların insan, şempanze ve Drosophila'da (sirke sineği) açıklanması ile DNA'daki nükleotid sıralanması ve genler karşılaştırılınca moleküler genetik veriler evrime ışık tutuyor. Darwin teorisini kuvvetle destekliyor. İnsan sağlığı açısından bu bulgular insanların AIDS, koroner kalp hastalığı, kronik viral sarılık gibi hastalıklara yatkın olurken şempanzelerin yatkın olmaması konusunda önemli genetik bilgilere erişmemize yol açabilecektir. Böylece Darwin tarafından ortaya atılan doğal seçilim teorisinin giderek genetik mekanizması daha netlik kazanıyor, teori gücüne güç katmaya devam ediyor. YARATILIŞ VE EVRİME EŞİT ZAMAN MI? Biyolojik çeşitlilik ve canlıların karakteristik özellikleri için ileri sürülen yaratılışçı açıklamalar bilimsel yöntemle uyuşamadığından yaratılışcı görüş ile evrimsel teoriye eğitimde eşit zaman verilmeli midir? Nasıl ki bugün kimya derslerinde öğretmenler simyayı öğretmiyorlarsa, yerbilimi derslerinde yerkürenin düz (tepsi biçimli) olduğuna dair eski kaydı hiç zikretmiyorsa, biyoloji disiplini içinde de evrim dersini anlatırken de dinsel görüşlere eşit ağırlık verilmemelidir. Bu konular "din kültürü ve ahlak bilgisi" dersinde anlatılmalıdır. Günlük yaşamda, bilim insanları olarak doğal olanı (doğaüstü olanı değil) üzerimize alırız ve ona bağlı açıklamalar yaparız. Bilimsel açıklamalara bağlıyız, çünkü bilim kudretini ispatlamıştır ve bilim ilerlemeye, işlemeye devam ediyor (1). İKİ HABERİN YORUMU Şimdi yeri gelmişken basından iki haberi anımsayalım: "Mersin'de bir mahalle imamının şikâyeti üzerine derste "evrim kuramı" anlattıkları gerekçesiyle sürgün edilen beş öğretmen" (Cumhuriyet 29 Ocak 2005) söz konusu ediliyordu. Daha önce de Ankara'da öğrencilerine Darwin ve evrim konularını anlattığı için soruşturma geçiren öğretmen haberlerini basında okumuştuk. İlgililer tarafından evrim dersi ile öğrencilerin beyinlerinde tahribat yapıldığı iddia edilmiştir. Evrim ve eğitim sistemimiz arasındaki bağnazlıkların yol açtığı çatışma bu kadar değil: "Ders kitabı yerine hazırladığı notları okutan din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmeninin öğrencilere yönelttiği sorular laik eğitimi yok sayıyor" (Cumhuriyet 5 Şubat 2006). Haberde öğretmenin "evrenin varoluşu", "Kuran'da ilk insanın/insanların yaratılışı" v.b. soruları sorarak, cevapları da kendisinin şeriata uygun tarzda öğrettiği anlaşılıyor. Nitekim daha sonra (12 Şubat 2006) "Milli Eğitim Bakanlığı'nın harekete geçerek şeriat sorununa soruşturma başlattığı" haberini okuyoruz. Başka bir gazete haberinde (10 Şubat 2006) "İstanbul'daki Bahçelievler ve Zeytinburnu öğretmenevlerinde birer mescit bulunmasına karşın kütüphane olmamasından"; ayrıca Zeytinburnu Öğretmenevi'nde her odanın duvarında asılı bulunan seccade ve tespihten" söz ediliyor. Aynı yazıda "öğretmenevlerinin; kültürel, sanatsal ve bilimsel etkinliklerle öğretmenlerin dinlenebileceği kurumlar olması gerekirken, tarikatların örgütlendiği, bilimsel ve edebi içerikli yayınlar yerine ırkçı ve dinci yayınların bulunduğu kurumlar haline dönüştüğü" kaydediliyor. BİYOLOJİ KİTAPLARINDA YARATILIŞ VE EVRİM Yurdumuzda yaratılış görüşünün biyoloji müfredatına ve ders kitaplarına girişi 1985 yılına rastlamaktadır. 1962, 1968, ve 1982 yılında basılan biyoloji kitapları evrim konusunu genelde bilimsel ölçütler içinde vermiştir. Ancak 1985'ten 1998 yılına kadarki dönemde ise yaratılış görüşü evrim kuramına bir alternatif olarak sunulmaktadır. 1995 yılındaki hariç tutulursa (yaratılış görüşü yer almaz) 1985, 1992 ve 1998'de basılanlar, evrim kuramının eleştirisine ayrı bir başlık altında yer verirken, yaratılış görüşü eleştirilmemiştir. 2000 ve 2003 yıllarının kitaplarında yaratılış görüşü eleştirilerek sunulmuştur. 2004 yılında basılan ve öğrencilere bedava dağıtılan Fen Bilgisi 8. sınıf kitabında evrim teorisi ile ilgili bilgiler dengesiz olarak verilirken bu teorinin adı kullanılmamış, yalnızca üç kez "evrim" sözcüğü kullanılmıştır. Lise 3. sınıf biyoloji kitabında ise, önce "Yaratılış Görüşü" anlatılmıştır: "Tüm canlı ve cansız varlıklar Tanrı tarafından yaratılmıştır. Evrendeki her bir varlık bir amaca yönelik olarak yaratılmıştır. Bu amacı belirleyen de Tanrı'nın kendisidir" denerek daha sonra yer alan "canlıların evrimi" ile ilgili görüşler zayıf düşürülmüştür. Net olmayan ve zayıflatılmış ifadeler kullanılmıştır. Bu noktada Charles Darwin'in torunu Matthew Chapman'ın dedesi ile ilgili olarak söylediklerini hatırlayalım (Hürriyet Pazar, 25 Aralık 2005, s:10): "Kökten dinci Hıristiyan Amerikalılar, Darwin'i maddecilikle suçluyor... İddiaları doğru olsa bile, bilim adamının doğayla ilgili gerçekleri saklaması beklenebilir mi? Gerçek sonunda ortaya çıkar. Bilimsel verilerle dinsel veriler gittikçe birbirinden uzak noktaya sürükleniyor. Dinle bilimi çatıştırmak doğru değil, 11 Eylül'e bakın. Din hep iyiyi temsil etmez. O uçakları düşürenler, ödülün cennet olacağına inanmasa bu işi yapar mıydı?" ÜNİVERSİTELERİMİZDE EVRİM DERSLERİ Bilime ve dolayısıyla evrim teorisine karşı çıkanlar, yalnızca ilköğretim ve lise düzeyinde kalmıyor, doğal olarak bu üniversitelerde de yer yer kendini gösteriyor. Öncelikle, üniversitelere yeni gelen öğrenciler (genellikle) bu eğitim sistemi içinde bilgisiz, düşünce olarak bağnazlaşmış ve evrime tepkili olarak yetiştirilmiş bir şekilde karşımıza çıkıyor. Bunun yanında, üniversiteler son çeyrek yüzyıldır hızla çoğalınca, evrim gibi üst düzeyli sentez gerektiren bir dersi verebilecek öğretim üyesi sayısı yetersiz olduğundan, eğitsel anlamda evrim bilimi desteksiz kalmıştır. Üniversitelerimizin bazılarında eski metin, risale ve tarikat görüşlerinden yararlanarak evrim dersleri verildi. Bu dersi veren çağdışı zihniyetle yaklaşık 20 yıldır ya ciddi bir denetleme yapılmadı, ya da yapıldı ise etkisini göstermedi. Yalnızca 2005 yılında, evrim dersini yazdığı çağdışı kitabından okutan bir öğretim üyesi hakkında Yüksek Öğretim Kurulu Başkanlığının inceleme başlattığını duyduk. Kimi TV programlarında belgesel çevirilerinin yanlış-yönlendirici- olarak yapıldığı ve böylece halkımızı yanıltarak sunulduğunu izliyoruz. Uyduruk ve meslek dışı kimi sözde- uzmanların evrim konusu hakkında açık oturumlarda saatlerce konuşturulduğunu, konuyu bilmeyen ve çoğu eğitilmemiş halkımıza yanlış ve saptırılmış bilgiler verdiğini, yalnızca evrim teorisinin kimi eksik kanıtlarını, bilir-bilmez üslupla anlattıklarına ne yazık ki hep birlikte tanık oluyoruz. KİMİ TÜRK-İSLAM DÜŞÜNÜRLERİNDE EVRİM YAKLAŞIMI Bilimin karşısına dinimizi çıkarmak amaç olamaz, olmamalı. Öyleyse, bilimin gözlem ve deney sonuçlarını (bulgularını) ele alıp incelemeye ve öğretmeye hangi saikle karşı çıkılıyor? Bunun iyice anlaşılması gerekir. Bir doğal bilim olan fiziğin, kimyanın, yer bilimlerinin, astronominin kurallarını, bulgularını, teorilerini kabul edip biyolojininkini (siyasamıza aykırıdır diye) kabul etmemek bir çelişki değilmidir? Bilimsel yöntemle araştırılıp sınanan, gözlem ve deneylere dayanan ve onlarla desteklenen bir teori, başka başka soruları da açıklamaya katkıda bulunuyorsa, tüm biyoloji dünyasında evrim teorisi kabul görüyorsa biyolojinin eksensel bir teorisi olarak neden "doğal seçilim teorisi"ni biz de kabul etmeyelim? Biz tüm dünyadaki çağdaş bilimin gittiği yöne uygun şekilde yeni moleküler genetik bulgularla desteklendikçe giderek güçlenen evrim teorisine neden güvenmeyelim? Bu işin içinde başka şeyler var gibi görünüyor. ABD'de son zamanlarda ortaya atılmış olan yaratılışçılık (creation science) ve devamı olan akıllı tasarım (intelligent design) akımı Hıristiyan dinci radikallerin geliştirdiği ve yatırım yaptığı akımlardır. Biz bu akımlara kanıp onların savunucusu, ya da yardakçısı olacağımıza kendi geçmişimizde iz bırakan (ancak çoğu deneye dayanmayan ve kimi gözleme dayalı) Türk ve İslam düşünürlerinin evrim için söylediklerine baksak ve bugünkü bilimsel görüşle karşılaştırıp varsa artılarını ve eksilerini anlamaya çalışsak daha isabetli olmaz mı? Bunlar arasında Nazzam (ölümü 835 veya 845), ve Cahız(776-869)'dan başlayarak İbn-i Miskeveyh (970-1035), İbn-i Sina(980-1037), Mevlana(1207-1273), İbn-i Haldun(1332-1406), Kınalızade Ali Efendi(1510-1572) ve Erzurumlu İbrahim Hakkı(1703-1772)'ye kadar birçok ismi sayabiliriz. Bu Türk ve İslam düşünürlerin her birisi değişik görüşlere sahip olsa da, büyük canlı grupları (alem) arasındaki evrimsel geçiş formlarını merak etmişler ve bazıları bu ara türleri vermişlerdir. Örneğin, madenler aleminden bitkiler alemine geçişte mercanlar, bitkiler aleminden hayvanlar alemine geçişte hurma ağacı, hayvanlar aleminden insanlar alemine geçişte maymun ara tür olarak kaydedilmiştir. Cahız ve Mevlana'ya göre maymunun bizzat insana dönüşümü söz konusudur. Mevlana özümleme yoluyla evrim fikrini işlemiştir(2). Dünyayı bilimden ve teknolojiden aldığı güçle yönetmeye kalkan ABD'nin ve onun Tanrı tarafında görevlendirildiğini iddia eden evangelist görüşteki Başkanının, bilim dışı Hıristiyan öğretilerini geri kalmış ülkelere ihraç etmesi eylemi sürüyor. "Haçlı seferi" diyerek uygarlıkların çatışmasını savunan bir liderin çağdaş, laik ve bilimi temel alarak kurulmuş Gazi Mustafa Kemal'in Türkiye'sine dinsel öğreti ihracı ve bunun boy sürmesi akılla bağdaşır mı? ÖĞRENCİ ANKETİ SONUÇLARI 2005'te yapılan bir araştırmadan çıkan sonuç dikkat çekicidir: Öğrencilerin okullarına göre, insanın doğadaki (canlılar dünyasındaki) yerine ilişkin görüşleri karşılaştırıldığında çok çarpıcı bir sonuç ortaya çıkmaktadır. Ankara Kurtuluş'ta okuyan öğrencilerin %66.7'si insanı diğer canlılarla birlikte (memeli ve primatlar) sınıflandırırken, Mamak'taki öğrencilerde bu oran %29.2'de kalmaktadır" (bunlardan ilki bugünkü sınıflandırma-biyoloji- biliminin saptamasıdır). Öğrenciler, ilköğretimdeki kimi derslerden yada aile ve çevresinden bu konuyu öğrenmiş olmalıdırlar; ancak, Lise 3. sınıf Biyoloji'de ÖSS sınav hazırlığı, konunun müfredatın sonunda olması vb. nedenlerle öğrenciler bu konuları okumadıklarını belirtmişlerdir. Ayrıca kimi kültürel farklar, okullardaki öğretmenlerin genel eğilimleri vb nedenlerle iki semt arasında önemli farklar ortaya çıkmış olabilir. Özetle ve genel olarak Mamak'taki çocuklar yaratılış görüşüne uygun cevaplar vermişlerdir. Bu araştırma sonuçlarından çıkarılan sonuç şu olmaktadır: "Eğitimin değişen ideolojik işlevlerini belirleyen unsur, ülkenin içinde bulunduğu siyasal ve ekonomik koşullar ile iktidar sahiplerinin hedefleridir"(3). Oysa asıl eğitim, insanlara bilgi aktarmaktan çok onlara kafalarının içini aydınlatmaya, yani düşünme disiplini kazandırmaya yönelik eğitimdir. (*)Prof.Dr. bozcuk@hacettepe.edu.trKaynaklar 1- Futuyma, J.D., (2005), Evolution, Sinauer Ass., Inc., Massachusets, U.S.A. 2- Bayrakdar, M., (2001), İslam'da Evrimci Yaratılış Teorisi, Kitabiyat, Ankara. 3- R.Nazlı Öztürkler, (2005), Türkiye'de Biyolojik Evrim Eğitiminin Sosyolojik Bir Değerlendirilmesi, Yüksek Lisans Tezi, Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü, Ankara.
|
|
|
|
|
107
|
Biyoloji / Evrim / Evrim nedir,ne değildir?
|
: Haziran 11, 2007, 03:55:53 ÖÖ
|
Evrim Nedir? 13.7 milyar yıl öncesinden başlayarak maddenin daha karmaşık, daha örgütlü yapılar oluşturması, adınadoğa yasaları dediğimiz fiziksel güçlerin, soğumakta olan madde üzerindeki etkileriyle açıklanabilmektedir. Kuarkların proton ve nötronları, proton ve nötronların atomları, atomların molekülleri ve daha büyük molekülleri oluşturmasıyla başlayan süreç, evrenin genleşmesi ve soğumasına paralel olarak aradan geçen milyonlarca yıl içinde bilebildiğimiz evrenin her noktasında çeşitli adlarla nitelendirdiğimiz daha büyük yapıların ortaya çıkmasına da neden olmuştur. Maddenin inorganik evrimi olarak adlandırdığımız bu süreç, oluşan yapılar içinde ortaya çıkan farklı koşullara bağlı olarak nitel bir sıçrama göstermiş ve adına canlılık dediğimiz organik dönüşümleri de meydana getirebilmiştir. Evrim bu bakımdan sadece biyolojik bir anlam taşımamakta, aynı zamanda evrensel bir kuram ve tarihsel bir süreç olarak da tanımlanmaktadır. Evrim kavramsal olarak değişim ve dönüşüm anlamında kullanılmaktadır. Cansız varlıklardaki değişim ve dönüşüm inorganik evrim, canlı varlıklardaki değişim ve dönüşüm ise biyolojik evrim olarak nitelendirilir.Biyolojik evrim canlı türlerinin zaman içinde nesilden nesile değişime uğrayarak önceki halinden farklı özellikler kazanmasıdır. Bu bakımdan evrim, bir canlı popülasyonunun genetik özelliklerinin zaman içinde değişimidir. Evrim kuramının temel dayanağı olan doğal seçilim (doğal ayıklanma) Charles Darwin tarafından ortaya konulmuştur. Üç temel dayanağı vardır: 1. Genetik özelliklerin sürekliliğini sağlayan kalıtım 2. Farklı karakterlerin popülasyon içindeki zenginliğini sağlayan çeşitlilik 3. Farklı karakterlerden doğadaki koşullara en uygun olanının hayatta kalmasını sağlayan seçilim Doğal seçilim nedir? Charles Darwin, Galapagos adalarındaki gözlemlerine dayanarak, doğada bir yaşam savaşı olduğunu ve bu yaşam savaşında avantajlı olan bireylerin ayakta kaldığını söylüyordu. Bu ilkenin adına da “doğal seçilim-ayıklanma” adını vermişti. Bu ilkeye göre “avantajlı bireyler” avantajlarını bir sonraki kuşağa aktararak varlıklarını sürdürüyorlardı. Ancak Darwin, gözlemlerinden çıkardığı bu olağanüstü ilkeye karşılık, bu sürecin nasıl işlediğini, avantajların kuşaktan kuşağa nasıl aktarıldığını -ebeveynler ve yavrular arasındaki genel benzerliğin farkında olsa da-, bilmiyordu.”Karışımsal kalıtım” adını verdiği bir düşünceye göre bir yavru, ebeveynlerinin özelliklerinin bir bölümünü taşıyordu ve bu özellik de eşeysel özelliğin bir ortalaması gibiydi. Bu düşüncenin ( karışımsal kalıtımın) doğal seçilimle uyumlu olmadığı kısa zamanda anlaşıldı. Darwin bu kez “pangenesis” adını verdiği bir düşünce ileri sürdü. Bu düşünce Lamark’ın ileri sürdüğü düşüncelere yakındı. Lamark’ın düşüncesi edinilmiş özelliklerin kalıtılabilmesi prensibine dayanıyordu. Buna göre bireyin yaşamı boyunca edindiği özellikler kalıtımda bir değişikliğe yol açabilir ve bu da sonraki bireylere geçebilirdi. Bilinen zürafa örneğine göre, daha yüksek dallara ulaşmak için sürekli boynunu uzatmak durumunda kalan yaşlı zürafa genç zürafalara göre daha uzun boyunludur. Bu durum, -yaşam boyu edinilen bu özellik, yaşlı zürafanın yavrularını da etkileyeceği ve sonraki kuşakların yaşamlarına daha uzun boyunlu olarak başlayabileceği düşüncesine dayanıyordu. Sonuçta, hem Lamark’ın ve hem de Darwin’in ileri sürdüğü ve süreci açıklama amacı güden ve eşey hücreleriyle ilgili olan bir mekanizma olan pangenesis düşüncesi, Darwin’in kuzeni olan Francis Galton tarafından yanlışlanmıştı. Bugünün kalıtım bilgilerini Mendel’e borçluyuz. Mendel bezelye bitkileri üzerinde yaptığı araştırmada kalıtımsal unsurların bireyin deneyimlerinden etkilenmediğini, kuşaktan kuşağa “değişmeden” aktarıldığı sonucuna varmıştı. Bazı koşullar altında bu özellikler gen havuzunda geçici olarak gizli kalabiliyordu. Bu çalışmalar, Darwin’in ortaya attığı doğal seçilime genetik bir temel oluşturuyordu. Kuşkusuz doğal seçilim “en uygun olanın yaşamaya devam etmesi” ilkesinden çok daha fazla şey içermektedir. Doğal seçilimin gerçekleşebilmesi için herşeyden önce genetik çeşitliliğe ihtiyaç vardır. Kendi cinslerini üretebilen organizmaların kendi döllerinde zaman zaman çeşitlilik görülüyorsa, bu çeşitlilik kalıtımsal özellikler gösterebiliyorsa, bu çeşitlemelerden bazıları zaman içinde bireye bir avantaj sağlıyorsa ve rekabet içinde olan bu canlılar yaşamayı sürdürecek kadar döl verebiliyorlarsa…canlılar, ancak o zaman kendi cinslerini üretmede gittikçe daha becerikli hale gelecekler ve doğa ancak bu koşullarda seçilim “görevini” yerine getirebilecektir. Doğal seçilim bu bağlamda canlıların yeni koşullara ayak uydurabilme mekanizmasıdır. Doğal seçilim olmasaydı, canlılığın gelişmesi bir yana, durmadan değişip dönüşen ve sürekli alt-üst oluşlar, yıkımlar yaşayan dünyamızda, canlılar kendi varlıklarını bile koruyamazlardı. Doğal seçilim olmasaydı biyolojik evrimin dört milyar yıl öncesinden başlayan serüveni de olmazdı. Yaşam evrimin bir ürünü, doğal seçilim de onun temel mekanizmasıdır. Mutasyon nedir? Hücre çekirdeği içinde korunaklı durumda bulunan DNA, yapısını tümden ya da önemli ölçüde değiştirebilecek tepkimelere kapalı bir örgütlenme içindedir. Bu örgütlenmeyi bozabilecek tepkimeler oluştuğunda genelklikle canlı kendini kopyalayamaz bir duruma gelir ve ölür. Ancak kopyalama (replikasyon) sırasında genetik uzmanlarının “kopyalama hatası” dedikleri tepkimelerle de karşılaşılmaktadır. Bir DNA molekülüne, bir ya da birkaç molekül eklenmesi veya bir veya birkaç molekülün yerinin değişmesi sonucu gerçekleşen tepkimeler de görülebilmektedir. Canlının yapısını etkileyen bu tür değişimlere “mutasyon” denilmektedir. Mutasyonun önemli özelliklerinden biri DNA’nın kopyalanırken mutasyonların da kopyalanmasıdır. Bu durumda mutasyon DNA içinde diğer kuşaklara da aktarılır. Bu şekilde oluşmuş bir mutasyon da DNA diline sonsuza kadar yerleşir. Bu değişimi yaratan etken çoğunlukla radyasyon ( xışınları ve ultraviyole ışınları) ve insan yapısı kimyasallardır. Sonuçta, meydana gelen değişim bütünüyle raslantısaldır. Mutasyon sonucunda canlı kalabilen organizma, değişime uğramış DNA yoluyla ve repredüksiyon (kopyalama) denilen bir süreçle, kendini ardarda kopyalama sürecine geçer. Bu süreç tek hücreli organizmalarda yalın bir biçimde gözlenebilirken, çok hücreli organizmaların beden hücrelerinde ve üreme hücrelerinde de benzer şekilde işler. Evrimde önemli olan mutasyon, bir organizmanın cinsel hücrelerinde gerçekleşen ve kalıtımla sonraki kuşaklara aktarılan mutasyon çeşididir. Evrim, Yaratılışçılık ve Lizenko olayı Yazıyaz grup’un pek çok bölümlerinde evrim ve bilimin ne olduğu ve yönteminin önemi konusunda pek çok görüşler mevcuttur. Bu konuları daha sonra “nedir” bölümümüzde toparlayarak, evrim ve bilim konusundaki açıklamalara devam edilecektir. Bu yazıda, bilim üzerine yapılan iki temel spekülasyona açıklık getirmek istiyoruz. Yaratılışçıların, bir başka deyişle köktendincilerin evrim kuramına karşı çıkışları ve okullarda evrim kuramı yerine dinsel bir inanç olan “yaratılış”ı yerleştirme çabalarının belirgin örneklerinden biri 1925 yılında ABD’nde Tennessee Eyaletinde yaşanan John Scopes olayıdır. J.Scopes adındaki genç fen bilgisi öğretmeni, derstte evrim kuramını anlatmış, velilerin şikayeti üzerine yargılanarak suçlu bulunmuş ve sonuçta 100 dolar para cezasına çarptırılmıştı. Bu olay üzerine eyalet yasama meclisi, adına Butler Yasası denilen bir maddeyi kabul eder. Bu maddeye göre “Tamamen ya da kısmen eyaletin kamu okulları kaynağıyla desteklenen, herhangi bir öğretmen tarafından, öğretmen yetiştiren okullar ve eyaletteki tüm devlet okulları tarafından, İncil’de öğretildiği gibi insanın ilahi yaratılışının öyküsünü inkar eden ve bunun yerine insanın, aşağı hayvanlardan türediğini öne süren herhangi bir kuramın öğretilmesi…” yasa dışıdır deniliyordu. Bu yasa ABD’de ders kitaplarının pek çoğunda evrim kuramına ilişkin bir konunun olmamasına yol açar. Yayınevleri köktendincilerin öfkesini üzerlerine çekmekten korkmuşlardı. Bu durum 35 yıl sürdü. Evrim kuramının yeniden ders kitaplarına girerek okutulması ancak 1960 yılında gerçekleşebildi. Sovyetlerin Sputnik uydusunu yapması, dünya çevresinde dönerek yere inmesi ve bilimsel üstünlüğün ele geçirmesi ile başlayan “uzay yarışı” bu konuda etkin bir rol de oynamıştı. Sonunda Butler yasası bu olaydan yedi yıl sonra da yürürlükten kaldırıldı… Yaratılışçılar yine boş durmuyordu. Bu kez, bilimin yaratılışı desteklediğini ileri sürüyorlar ve tıpkı Butler yasasına benzer bir yasanın tüm eyaletlerin yasama meclisleri tarafından kabul edilmesini istiyorlardı. Yaptıkları pek çok girişim başarız kaldıktan sonra bu kez 1990′lı yılların sonunda Kansas eyaletinde benzer bir yasanın geçmesini sağladılar. Kansas’taki Eyalet Eğitim Kurulu, evrimin okullarda fen müfredatından kullanılması yönünde oy kullandılar. Gerekçeleri; evrim kuramının gençlere zarar verebileceği ve Kansas’ı gülünç duruma düşürebileceği…idi. Oluşan tepkiler kararın geri döndürülmesine yol açmış, yeniden yapılan oylama sonucu yaratılışçılar bu amaçlarına da ulaşamamışlardı. Yaratılışçılar hala boş durmamaktadır. Bu kez dinsel söylemlerini bilimsellik maskesi ardına gizlemekte, siyasi girişimler yoluyla ve kamuoyu baskısını da yanlarına alarak okullara, bilim derslerine sızma taktiklerine devam etmektedirler. Bilim sadece dinsel bağnazlık tarafından değil, ideolojik bağnazlık tarafından da zaman zaman da olsa tehdit edilebilmektedir. ABD’de yaşanan durumun bir başka benzeri de SSCB’de yaşanmıştır. Doğa olaylarının nasıl gerçekleştiğinin ve mekanizmalarının anlaşılması sadece dinsel inançların dayatması yoluyla değil, ideolojik saplantılar yoluyla da engelenebilmektedir. SSCB’de tarım uzmanı olan T.D.Lizenko, Mendel genetiğinin ( kalıtsal özellikler bireyin yaşamı sırasında edinilmezler) kendi ideolojilerine aykırı geldiğini öne sürüp Lamark tarafından dile getirilmiş kuramı ( yaşam boyunca edinilen özellikler kalıtlaşarak diğer bireylere geçer) tohum çimlenmesi ve tahıl üretimine uygulamaya kalkışmış ve hüsranla karşılaşmıştır. Lizenko bilime ( evrime ) aykırı bir şekilde, kış buğdayını bahar buğdayının yetişebileceği daha ılıman bölgelerde, bahar buğdayını da arktik bölgelerde yetiştirmeye çalışmıştır. Bu konuda önce Stalin’i, daha sonra Kruşçev’i ikna ederek, S.S.C.B.’nin tarım politakalarının alt üst olmasına yol açmışırı. Mendel düşüncesi “gerici ve gözden düşmüş” olarak niteleniyordu. Dünyanın başka yerlerindeki araştırmalar Mendel Genetiği üzerinde yapılırken SSCB’de Mendel kuramını savunanlar halk düşmanı ilan edilmişti. Bilime böylesine ideolojik yaklaşım da Sovyetlerin özellik tarım politikalarında başarısızlığa uğramasına Sovyet Biliminin bu alanda yozlaşmasına ve gerilemesine neden olmuştu. O zamana kadar yasak olan Mendel Genetiğinin okullarda okutulma kararı,Lizenko’nun 1964 yılında Sovyetler Birliği biyoloji bölümü üzerindeki etkinliğini yitirmesiyle sona ermiştir. Evrim ancak bir bilim sistematiği içinde ele alındığında anlaşılabilir. Dinsel ve ideolojik her türlü önyargı konuyu içinden çıkılmaz bir hale getirebilmektedir. Bilinmelidir ki, Lizenko ölmüş olsa da, onun önyargılı çabaları, bilimin aydınlatıcı ışığını karartmak isteyen bağnaz çevrelerde hala yaşamaya devam etmektedir. Evrim Kuramları Yaratılışçılığa karşı ilk kuşkular M.Ö. 6. ve 5. yüzyılda İonia’da ve Yunan kent devletlerinde öncelikle sofistler tarafından başlatılmıştır. Sofist Kritias bir tiyatro oyununda, “kurnaz düşünceli” bir insanın topluma, kötülüğün ve iyiliğin gökyüzünde olduğuna inandırdığını belirtir. Tanrı düşüncesinin insanlar tarafından ortaya atıldığı daha o zamanlar yergisel bir tiyatro oyununda bile olsa dile getirilmişti.Oyun şöyle biter: “Böylece sanırım biri ilk olarak inandırdı. Tanrılar diye bir soyun varlığına insanları.” Erken Evrim düşüncesi: Eski Yunan’da yaratılış inancının eleştirisiyle birlikte, erken evrim düşüncesi olarak nitelendirilebilecek, doğal nesnelerin oluşumlarının doğal nedenlere bağlayan düşünceler de gelişmeye başladı. Thales, bütün varlıkların sudan, Anaksimenes havadan, Herakleitos ateşten oluştuklarını ileri sürmüş; Empedokses ise cansız ve canlı maddenin birbirini izleyen süreçlerle değiştiğini söylemiş ve bu değişimin “toprak,hava, su, ateş” olarak birbirini izlediğini ileri sürmüştür. Anaksimandros ise (M.Ö 611-547 ) daha farklı bir iddiada bulunmuş, insanın suda yaşayan bir hayvandan türediği yolundaki görüşünü geliştirerek, insanın evrimiyle ilgili ilk varsayımı da ortaya atmıştır.Kuşkusuz bu görüşlerin hiç bir olgusal dayanağı yoktu. O bakımdan bugün, “erken evrim düşünceleri” olarak nitelendirilirler. Çağdaş Evrim Kuramları: Ortaçağ Hristiyanlık dünyası “yaratılışçılk” ideolojisinin ağır baskısı altındaydı. Farklı bir ses çıkarmak, yaratılışa aykırı bir düşünce geliştirmek engizisyon zihniyeti tarafından yasaklanmıştı. Erken evrim düşünceleri unutulup gitti. Bu konularda çalışmalar yapmak, varsayımlar ortaya atmak burjuvazinin yükselişe geçtiği yeni çağ’da başlayacaktı. Bu dönemlerde ortaya atılan “aydınlanma” düşüncesi temelde bir din ( yaratılışçılık ) eleştirisiydi ve bu dönem, canlıların ve insanın evrimine ilişkin düşünceler peş peşe gelmeye başlamıştı. Büyük Fransız filozofı Montesquieu, Diderot, Fransız doğa bilimcisi Buffon, çağdaş evrim kuramının içine sokulabilecek düşünceler geliştirdiler. Daha sonra C.Darwin’in dedesi Erasmus Darwin bitki ve hayvan türlerini inceleyerek türler arası farkların evrim düşüncesi ile açıklanabileceğini ileri sürdü. Daha sonra Jean Babtiste Lamarck ( 1744-1829) ve Charles Darwin (1809-1892) evrim düşüncesine daha derli toplu biçimler kazandırarak çağdaş evrim kuramının kurucuları olarak nitelendirildiler.. Lamark, çevresel koşullardaki farklılaşmaların türde uyum sağlayan organlar geliştirebileceğini, uyum sağlamayan organların ise köreleceğini söyleyerek bugün, tamamiyle yanlış olduğu anlaşılmış olan evrimsel düşüncenin Lamarkçılık olarak bilinen biçimini geliştirmiştir. Charles Darwin ise “Darwinizm” olarak bilinen ve türlerin doğal ayıklanma denilen bir yolla evrim geçirdiğini öne sürüyordu. Bu düşünce olağanüstü bir sezgi gerektiriyordu. Bugün doğal seçilim dediğimiz düzeneğin canlılığın evriminde temel bir düzenek olduğu artık iyice anlaşılmıştır. Ne var ki, bu düzeneğin nasıl işlediği konusunda ileri sürdüğü görüşler, kalıtımsal değişim yasalarını bilmediği için daha o dönemlerde yanlışlanmıştır. Darwin’in evrim kuramı içindeki önemi, kendisinden önce de var olan evrim düşüncesini ilk kez bilimsel bir temele oturtabilmesiydi. Yeni Darwincilik: Yeni Darwincilik Mendel’in 1856′da ortaya attığı kalıtım düzeneğinin 20.yy.’da Hollanda’lı botanikçi ve genetikçi olan Hugo de Viries tarafından şekillendirilmesiyle ortaya çıkan bir akımdır. Viries, canlılardaki kalıtsal özelliklerin hücre çekirdeğindeki kromozomlarla ( genlerle ) aktarıldığını ve bu genlerde görülen ve “mutasyon” adını verdiği farklılaşmalarla işlediğini ortaya koydu. Bu düzenek bugünkü evrimsel dönüşümün kalıtımsal mekanizmasıdır. Böylelikle genetik bilimi ile evrim kuramı birleştirilmiş oldu. Bu yolla T.Dobhansky, G.G Simpson gibi yeni Darwinciler Darwin’inin temel görüşünü de yadsımadan kuramın eksikliğini tamamladılar. Böylece evrimin genlerdeki mutasyonlarla başladığını, bu farklılaşmanın bir sonraki kuşaklara üreme hücreleriyle geçtiği, canlıda zamanla çevreye uyum sağlayan değişikliklere neden olduğu ve böylece kuşaklar boyunca söz konusu popülasyonun yaygınlık kazanmasıyla yeni türlerin ortaya çıktığını ortaya koydular. Yeni darwincilik evrim kuramının olgusal ve bilimsel bir gerçeklik kazanmasına neden olmuştur. Kaynak: Adam Şenel; İnsan ve Evrim gerçeği; Özgür Üniversite Kitaplığı. Osman Gürel; Yaşamın Kökeni; Pan Yayınevi. Yaşamın kökenine ilişkin kuramlar Yaşamın ne olduğu, nasıl ortaya çıktığı, ne zaman gerçekleştiği ve benzeri sorular insanın kendini anlamaya başladığı ilk çağlardan bu yana sorulmaktadır. Bu soruların yanıtları da bilgi birikiminin olmadığı binlerce yıl öncesinden başlayarak, toplumların yaşamlarını biçimlendiren inanç sistemlerinin metafizik yargılarıyla verilmeye çalışılmıştır. Ama özellikle 17. yy.’ın sonlarından itibaren bu soruların üzerindeki “sır perdesi” aralanmaya başlanmış, bu kez çeşitli inanç sistemlerinin engellemeleriyle karşılaşılmıştır. Özellikle 20 yy.’ın başlarından bu yana çeşitli bilim dalları ve disiplinlerin ortaya koyduğu bilgi birikimleriyle birlikte bu soruların yanıtları inanç sistemlerinin alanından da çıkarak bilimlerin alanına girmiştir. Yaşamın oluşumu konusunda bugüne değin birbirinden farklı dört yaklaşım bilinmektedir. 1- KUTSAL YARATILIŞ: Bu görüş, yaratma eylemini gerçekleştirecek doğaüstü bir güce gereksinim gösterdiğinden bilimsel araştırma yaklaşımının dışında kalmakta-tutulmaktadır. Bilimsel yöntem tarafından doğrulanabilme veya yanlışlanabilme özelliği yoktur. Bütünüyle bir inanç sistemi temeline oturduğu için hiç kimse tarafından bu görüşün savunulması ya da inkarı engellenmemelidir. İnanç bağlamında savunulmasının hiç bir sakıncası olmadığı gibi, bilimin alanına girmediği sürece hiç bir olumsuz durumu da yoktur. Sorun, bilimle karşı karşıya getirilmesi, bilime alternatif olarak gösterilmesi ve bilimsel gelişmeyi engeleyici tutumlar takınılmasında ortaya çıkmaktadır. 2- YAŞAM HER ZAMAN VARDI: Yaşamın öncesiz olduğunu savunan bir görüş. Özellikle astronomi, jeoloji olmak üzere bilimsel gelişmeler bu görüşün temelden yanlış olduğunu kanıtlamıştır. 3- EVRENSEL TOHUM: İlkel yaşam biçimlerinin dünya dışından geldiğini savunan görüştür. Dış uzayda ve dünyamıza düşen meteoritlerde hücrenin çekirdek proteinlerine benzer organik bileşiklere rastlanmıştır. Ancak korunmasız canlı maddelerin güneşin ultra viyole ışınlarına nasıl direnebilecekleri sorusu hala yanıt bulamamıştır. 4-MOLEKÜLER OLUŞUM ( EVRİM ): Yaşamın yeryüzünde ortaya çıktığını, süreç içindeki her basamağın uzun bir değişim ve dönüşümle gerçekleştiğini öne süren görüştür. Destekleyici kanıtları en fazla olan bilimsel kuramdır. http://www.yaziyaz.com/nedir/evrim/
|
|
|
|
|
108
|
Biyoloji / Evrim / Prof.Dr.Yalçın Şahin-Evrim
|
: Haziran 11, 2007, 03:54:20 ÖÖ
|
|
Latince evolvere=gelişmek fiilinden gelen evolusyon " evrim " kelimesi çok geniş kapsamlı bir bilim dalını ifade eder.Bugün için bilinen takriben1.704.000 canlı türünün(bunun 1.300.000 i hayvan,400.000'i bitkiler,mantarlar ve bakteriler dışında kalan Prokaryotlar ve 4.000'de bakteri)her gün yenileri eklenmektedir.Bu günümüzde yeni türlerin oluşmasından dolayı değil,bilinen türlerin sayısının artmasındandır.Bu gün için günümüzde tüm dünyada yaşayan kaç tür var sorusunu kesinlikle yanıtlayabilecek bir kimse bulunmaz çünkü her zaman bilinmeyen bir türün varlığı ortaya çıkabilir.Öte yandan bu gün için sadece fosileri var diye bildiğimiz bazı türlerin aktüel formlarının (günümüzde yaşayan) olduğu ayrıntılı araştırmalarla ortaya çıkmaktadır.Örneğin kitabın yazarının üniversite öğrenimi yaptığı 1960'lı yılların başında bile fosil olarak bilinen NAUTİLUS (bir Gastropod),Kaptan Cousto'nun araştırmaları ile okyanus derinliklerinde bulunmuş ve onların aktüel form oldukları kitaplara geçmiştir.Buna bir çok örnek vermek olasıdır. Türlerin sayısı sabittir düşüncesi canlılığını uzun süre korumuş ve 19.asrın ortalarına kadar buna inanılmıştır.Linne ikili isimlendirmeyi yaptığı zaman,4236 tür canlı bulabilmiş ,onları sınıflandırmış ve arkasından da önemli savını ortaya atmıştır ."Türlerin sayısı bu kadar ve değişmez".Çünkü o bu kadar canlı türü bulabilmiştir.Bunu samimi olarak açıklayabilse ,belki de evrim konusundaki dşüncelerdaha önce başlayabilecekti.Aynı Linne,ikili isimlendirme örneğine İnkalarda da rastladığını sakladığı gibi ya da bunu bilmediği için,burada da böyle bir yol takip etmiştir.Çünkü onun zamanında insan her söylediğini söyleyememekteydi.Dünya yuvarlak diyebilmek bile bayağı cesaret isterdi.Bu ortam belkide en uygun olduğu için Linne de türleri n sayısı sabit demiştir.Aristo'nun abiyogenez görüşüne sıkı sıkıya sarılanların (özellikle klisenin) da işine gelmiş ve uzun süre canlı kalabilmiştir.İnsanların doğa üstü güçlere inanması nedense hep uygun bir ortam olarak varlığını sürdürmüştür.Ta ki Pastör çıkıp ünlü deneyi ile abiyogenez fikrini çürütene,Lamarck çıkıp,türlerin sayısı sabit değildir diyene kadar da bu böye sürmüştür. Lamarck(1809),doğanın sürekli olarak yıkma eğliminde olduğunu,canlıların ise,kimileri yıkarken,diğerlerininde birleştirici olduğunu ileri sürmesi ile evrim fikri gerçek bir şekilde ortaya çıkmıştır.Daha sonra Charles Darwin(1859)"Türlerin Kökeni" isimli eseriile daha anlamlı bir yaklaşım getirmiştir.Günümüzde ne Lamarck ne de Darwin'in açıklamalarının bir anlamı kalmamıştır.Çünkü kalıtım ile ilgili bilgilerimiz daha sonra gelişmiş(Gregor Mendel),daha sonra elektron mikroskobu bulunmuş ve bir çok bilim dalı aşırı bir hızla(biz de o kadar hızlı değil) gelişmiş ve konularına bakış açıları daha değişik bir yöne kaymıştır. Günümüzde temeli Lamarck'a dayanan Neolamarckistler ile Darwin'e dayanan "Neodarwinistler" ve bunların karşısında tamamen evrim fikrine inanmayan ve konuyu sadece dini açıklamarla anlatmaya çalışanlar kalmıştır.Oysa inançlar tartışılmamalıdır.Sadece bilimsel olgular tartışılmalı,dini inançlar ise inanıldığı gibi aynen kalmalıdır.Bu açıdan bakıldığında "Yaratılış Teorisi" diye bir şey olmadığı,bunun sadece bir dini inanış olduğu anlaşılır.Teori olsaydı,bunu ortaya atan kişinin ismi ile anılırdı.Tıpkı,Darwin,Lamarck,Hugo de Vries gibi.Ve sürekli olarak tartışılır ve çürümeye çalışılırdı.Bilim adamlarına düşen görev,tartışmaktır.Ama bunun için çok bilgi sahibi olmak,araştırmalar,gözlemler yapmak,deneylerle bazı konuları açıklamak gerekir. İşte evrim konusunun en önemli çıkmazı da bu.
Çünkü laboratuar deneyleri ile bunu açıklayamazsınız.Çünkü olay insan ömründen çok fazla uzun bir sürede binlerce hatta milyonlarca yılda gerçekleşmektedir.Üstelik bireylerdeki değişiklikler de evrim demek değildir.Bunun için popülasyon düzeyinde düşünmek gerekir.Bir kalıtsal değişiklik olan mutasyon'un populasyonda tutunması için çok fazla yıl geçmesi gerekir.Bu da ispatlanamaz. Evrim nedir?
Bir organizmanın dünyada görünmeye başladıktan sonra geçirdiği gelişim öyksünün filogenez olduğunu biliyoruz.Jolojik devirler boyunca dünyanın ekolojik koşulları değişmiş canlılar buna uyum sağlamaya çalışmışlar,uyum sağlayamanlar daha doğrusu kendilerine uyum sağlayabilme yeteneği önceden verilmemiş olan "doğal seleksiyon" türler yok olmuş kalanlar ise yeni koşullara gerek yapısal,gerekse fonksiyonel değişikliklere katlanabilmişlerdir.İşte canlıların bu amaçla geçirdikleri değişikliklere transformasyon,yaşam biçimindeki olanlara ise divergens adı denilir."Latince di=birbirinden,vergere=eğmek,eğilmek,meyletmek".Bu süreç,yeni türlerin oluşumuna,yeni tür oluşumu ve yeni organizasyon tiplerinin ortaya çıkmasına neden olur.Bu da evrim"evolusyon" anlamına gelir.Biyolojik evrim birbirini takip eden nesiller boyunca meydana geldiği için,sadece soyaçekim karakterlerine bağlıdır.Bu da genetik informasyonun değişimi ile gerçekleşir.
Evrim,filogenez sırasında meydana gelen yapısal"transformasyon" ve yaşamsal"divergens" değişiklikler yeni tür oluşumuna,bu da yeni organizasyon tiplerinin ortaya öıması ile gerçekleşir.
Kaynak: Bilim Teknik Yayınevi YAŞAMBİLİM Prof.Dr.Yalçın Şahin Sayfa 311-312
|
|
|
|
|