Mesajları Göster
|
|
Sayfa: [1] 2 3 ... 11
|
|
2
|
Biyoloji / Evrim / Bilim,İnanç ve Eğitim
|
: Mayıs 09, 2008, 12:12:44 ÖS
|
|
Bilim,İnanç ve Eğitim
Bilim müfredatında herhangi bir tür yaratılışcılığın bulunmasına karşı çıkan biyologlar ve diğerleri ifade özgürlüğüne karşı değillerdir ve dinsel inancı ortadan kaldırmaya çalışmıyorlar.Onlar yaratılış öykülerinin sadece tarih ya da çağdaş toplum gibi derslerinde öğretilmesini kabul edilebilir bulsalar da bu inançların geçerli bilimsel hipotezler olmadığını bilim derslerinde yeri olmadığını savunmaktadır.Malesef,bilim dersleri almış olsalarda çoğu insanın bilimin ne olduğu ve nasıl işlediğine dair anlayışı çok sınırlıdır.Oysaki evrim – yaratılış tartışmasında tam da bu anlayışın çok önemli bir yeri vardır. Popüler inancın aksine,bilim bir olgular toplamı değil doğal fenomenler hakkında bir anlayış edinim sürecidir.Bu süreç,hipotezlerin öne sürüldüğü ve gözlemsel ve deneysel kanıtlarla test edildiği bir süreçtir.Hipotezlerin ”kanıtlanması” gibi konuşmaların aksine bilimcilerin çoğu hipotezlerin mutlak anlamda kanıtlanamayacağı konusunda bilim felsefecileriyle aynı görüştedir.Diğer bir deyişle,bilimciler matematikte olduğu gibi mutlak ve garantili bir kanıt elde edemez.Daha ziyade,var olan verileri o anda en iyi açıklayan hipotez geçici olarak kabul edilir çünkü bu hipotezin değişebileceği,genişleyebileceği ya da yeterli kanıt bulursa ya da henüz düşünülmemiş daha iyi bir hipotez kurgulanabilirse reddedilebileceği görüşü bilimciler arasında egemen görüştür.Bazen gerçekten de tamamen yeni bir “paradigma” eskisinin yerini alır;mesala 1950 lerde levha tektoniği kıtaların yerlerinin sabit olduğu inancının yerini alarak jeolojide devrim yapmıştır.Daha sık rastlanan ise eski hipotezlerin zaman içinde kademeli bir şekilde değişmesi ve genişlemesidir.Söz gelimi modern genetiğe yol açan Mendel’in ayrışım ve bağımsız ayrılma yasaları,bağlantı ve indirgemeli bölünme itkisi (meiotic drive) gibi olaylar keşfedildiğinde değiştirilmiş ama “parçacıklara”(genler) bağlı kalıtımın altında yatan ilke bugün de geçerliliğini korumaktadır. Bu süreç bilimin en önemli ve değerli özelliklerinden birini yansıtmaktadır:eğer bireysel olarak bilimciler bir hipoteze inanıyor olsalar bile bir grup olarak bilim insanları değiştirilemez bir biçimde kendilerini hiçbir inanca adamayacak ve ikna edici aksine aksine kanıtlar olduğunda bu hipoteze olan inançlarını sürdürmeyeceklerdir.Eğer kanıtlar aksini gösterirse düşüncelerini değiştirmek zorundadırlar ve değiştirirler.Gerçekten de, bilim yerleşik düşüncelerdeki küçük zayıflıkların araştırılmasından oluşmaktadır ve bir bilim insanının şöhretine önemli bir hipotezin yetersiz ya da hatalı olduğunu göstermekten daha fazla katkıda bulunabilecek başarı türü sadece birkaç tanedir.Bu nedenle bilim sosyal bir süreç olarak bir denemedir;inanç ve otoriteyi sorgular ;öne sürülen görüşleri kanıtlar aracılığıyla sürekli bir şekilde test eder.Bilimsel iddialar gerçektende doğal bir seçilim sürecinin ürünleridir çünkü düşünceler (ve bilimciler) birbirleriyle yarış halindedir ve böylece bir bilim alanındaki düşüncelerin toplamı açıklama içeriği ve gücü bakımından sürekli büyür(Hull , 1988). Bilim bu açıdan iddialarını test etmek için kanıtlara başvurmayan,belli inançlara,deney ve gözleme dayanmayan bağlılıklarını sarsmak için kanıtlara izin vermeyen ve doğal dünyayı açıklama kapasitesi artmayan yaratılışçılıktan ayrılır. Bu nasıl olabilir ? Bir “akıllı tasarım”,yandaşının şöyle dediğini kabul edelim : çok hücreli canlılar tek hücreli canlılarla karşılaştırıldığında o kadar karmaşıktır ki bunlar mutlaka zeki bir tasarımcının müdahalesi sonucu ortaya çıkmıştır.Eğer bu akıllı tasarım yandaşı dünya dışı varlıkların bu işten sorumlu olduğunu iddia etmiyorsa,bu tasarımcı maddi bir varlık değil doğa üstü bir varlık olmak zorundadır.Bu durumda ,bu tasarımcı nedir,canlıları yeni özelliklerle nasıl donattı,bunu yapması ne kadar zaman aldı ve bunu neden yaptı ? Doğa bilimleri en azından bu tür sorulara yanıt vermeyi hayal edebilir (söz gelimi filogenetik aratürleri araştırabiliriz,ilinti özellik farklılıklarını şifreleyecek genlerdeki farklılıkları analiz edebilir,taşıl arayabilir,çok hücreliliğin seçim açısından yararı hakkında deney yapabiliriz).Fakat AT hipotezi bu tür araştırma fikirleri ortaya koyamaz. Bilimsel araştırma,deneysel ve gözlemsel verilere dayanarak hipotezleri sınamanın bir yolunu bildiğimizi şart koşar.Bilimsel hipotezlerin en önemli özelliği onların –en azından ilkece-test edilebilir olmasıdır.Bazen bir hipotezi doğrudan gözlemle sınayabiliriz,fakat çoğu zaman bir süreci ya da nedeni doğrudan göremeyiz.(örneğin,elektronlar,atomlar,hidrojen bağları,moleküller ve genler doğrudan gözlemlenebilir değildir ve DNA kopyalaması sırasında bir mutasyonun oluşumunu seyredemeyiz).Bu tür süreçleri gözlem ya da deneylerin sonuçlarını çekişen hipotezlerce ortaya atılmış kestirimlerle (prediction) karşılaştırarak çıkarsarız.Bu tür çıkarımlar yapabilmek için,bu süreçlerin doğa yasalarına –belli koşullar geçerliyken belli tür olayların daima meydana geleceğini belirten ifadeler – uyduğunu kabul etmek zorundayız.Diğer bir deyişle bilim (fizik ve kimya yasalarında örneğini gördüğümüz gibi) doğal fenomenlerin tutarlılığına ya da (en azından istatiksel olarak) kestirebilirliğine dayanır.Doğa üstü olay ya da varlıkların kabulü , doğa yasalarının varlığını askıya aldığı ya da ihlal ettiği için bilim bunlar hakkında çıkarımda bulunamaz ve – daha doğrusu – bu tür varlık ve olayları kabul eden hipotezlerin geçerliliğini sınayamaz. Dinin doğal olaylar hakkında bilimsel,mekanistik bir açıklama sağlayamaması gibi,biliminde doğal fenomenler hakkında olmayan sorulara yanıt veremeyeceğini anlamak önemlidir.Bilimin bize neyi güzel ya da çirkin , iyi ya da kötü,ahlaka uygun ya da ahlak dışı olduğunu söyleyemez.Bilim bize yaşamın anlamının ne olduğunu ve doğa üstü bir varlık olup olmadığını da söyleyemez(bkz. Gould 1999;Pigluicci 2002). Bilim insanları dünya çapında bir tufanın varlığını ya da dünyanın tüm canlıların yaşının 10.000 yıldan daha az olduğu gibi bazı özel yaratılışçı savları sınayıp yanlışlayabilir ama bilimciler tanrının var olduğunu ya da tanrının herhangi bir şeyi yarattığı gibi hipotezleri sınayamazlar çünkü bu tür hipotezlerin ne gibi oluşumları kestirebileceğini bilemeyiz.(Bu doğaüstü olanıklılıkları kesin olarak yanlışlayabilecek bir gözlem düşünmeye çalışın).Bu nedenle bilim,doğal dünya hakkında açıklamayı arzu ettiğimiz her şeyden doğal nedenlerin sorumlu olduğunu kabul etmek zorundadır.Bu zorunlu olarak METAFİZİK DOĞACILIK – her şeyin gerçekten doğa üstü değil doğal nedeni olduğu ön kabulü – görüşünü kabul ettiğimiz anlamına gelmez ,sadece YÖNTEMSEL DOĞACILIK –bilimsel açıklamalar aradığımızda sadece doğal nedenleri dikkate almamızı söyleyen işlevsel ilke – görüşünü kabul etmeyi gerektirir.Yaratılışcılığın temel iddiası olan “biyolojik çeşitlilik doğa üstü güçlerin bir sonucudur” iddiası ise sınanamaz. Bu “akıllı tasarım” kuramı içinde aynı şekilde doğrudur.Bu kuram bilimin yöntemleri ile değerlendirilemez. “Hipotez”,”kuram” ve “olgu” gibi terimleri kullandığımız için bunların ne anlama geldiğini anlamamız zorunludur.Hipotez bir önerme,bir kabuldür.1944’den önce,çok az kanıtın desteklediği genetik maddenin DNA olduğu düşüncesi makul bir hipotezdi.1944’den bugüne,destekleyen kanıtlar arttıkça bu hipotez giderek daha da güçlendi.Bugün bu görüşü bir olgu olarak kabul ediyoruz.Basit bir şekilde söyleyecek olursak,olgu kanıtlarla çok fazla desteklenerek artık doğruymuş gibi kabul etmemizde hiçbir sakıncası olmayan bir hipotezdir.Diğer bir deyişle,neredeyse hiçbir kuşkuya yer vermeyecek şekilde doğru olduğu “kanıtlanmıştır”.Ama sadece “neredeyse”. Yoksa akla gelebilecek herhangi bir kuşkuya yer vermeyecek şekilde kanıtlanmış değildir. Bilimde kullanıldığı biçimde kuram(teori) ise , desteklenmeyen bir spekülasyon ya da (popüler kullanıldığı biçimde) bir hipotez değildir. Tersine,bir kuram diğer düşünceleri ve hipotezleri kapsayan ve onları bağdaşık bir doku şeklinde ören büyük bir düşüncedir.Kuram,olgun,akıl yürütme ve çok çeşitli gözlemleri açıklayan kanıtlara dayalı birbiriyle bağlantılı bir tümceler bütünüdür.Oxford English Dictionary tarafından verilen tanımlardan biri şudur : “bir grup düşünce ya da olayın açıklamasını sağlayan düşünce ve ifadeler bütünü;…bilinen ya da gözlenen bir şeyin genel yasaları,ilkeleri ya da nedenleri olarak bilinen bir anlatım”. Böylece atom kuramı,kuantum kuramı ve levha tektoniği kuramı sadece spekülasyon ya da fikirler değil,çok çeşitli kuralları açıklayan ve kuvvetli bir şekilde desteklenen düşüncelerdir.Biyolojide birkaç kuram vardır ve kesinlikle evrim bunlardan en önemli olanıdır. Bu durumda evrim bir olgu mudur yoksa kuram mı ? Bu tanımların ışığı altında evrim bilimsel bir olgudur.Diğer bir deyişle,ortak atalardan değişim yoluyla tüm türlerin türeyişi 150 yılda çok sayıda kanıtla desteklenmiş ve tüm testleri başarıyla geçmiş bir hipotezdir,yani bir olgudur.Fakat evrimsel değişimin tarihçesi,canlıların geçirdiği(mutasyon,seçilim,genetik sürüklenme,gelişimsel sınırlamalar vb. hakkındaki) çeşitli değişimleri açıklayabilen bir ifadeler bütünü olan evrim kuramı tarafından açıklanır. Canlıların çeşitliliği ve özellikleri için sunulan yaratılışcı açıklamalar bilimin yöntemleri ile değerlendirilemeyeceğinden bu görüşe bilim sınıflarında “eşit süre” verilmemelidir.Ayrıca bilimsel olmayan ya da yanlışlığı gösterilmiş olan hipotezlere de eşit süre verilmemelidir.Kimya öğretmenleri simya –kurşun gibi bir elementin büyü yoluyla altın gibi başka bir elemente dönüştürülebileceği hakkındaki eski bir düşünce – öğretmez ve öğretmemelidir ; yerbilimleri sınıfları Yerküre’nin düz olduğu hipotezinden bile söz etmemelidirler;tarih ve psikoloji öğretmenleri tarihsel olayları ya da kişilik özelliklerini açıklayan astrolojiyi dikkate almamalıdır – her e kadar bu tür bilim dışı düşüncelere inanan insanlar varsa da.İdeal demokrasi bazen yanlış olan ve tamamen pratik nedenlerle bu şekilde anlamamızın zorunlu olduğu düşünceleri kapsayacak kadar genişletilemez.Günlük hayatta,doğa üstü değil doğal açıklamaları benimser onlara göre yaşarız.1962’de Massachussets eyaletinin Salem kasabasında insanları cadılıktan mahkum etmiş Püritanlar’dan farklı olarak biz,artık bir kişinin cadının büyüsünden etkileneceği ya da şeytani güçlerce ele geçirebileceği düşüncelerini ciddiye almayız.Bir suçlu “Şeytan benim bunları yapmama neden oldu” diyerek serbest kalabilseydi bu bizi çileden çıkarırdı.Kaderinin tanrı tarafından belirlendiğine canı gönülden inanmış birisi bile uçağın motorları çalışmasaydı paniğe kapılırdı.Bilimsel açıklamalara bağlı yaşıyoruz ve bilimin kendisini kanıtlamış olduğunu biliyoruz-çükü bilim işe yarar.
PALME YAYINCILIK 1.BASKI Evrim – Douglas J.Futuyma Çeviri Editörleri : Prof.Dr.AYKUT KENCE Prof.Dr.A.NİHAT BOZCUK Bölüm : 22 Sayfa 525 – 526 - 527
|
|
|
|
|
4
|
Biyoloji / Evrim / Ynt: Neden Bilim? Neden Evrim?
|
: Nisan 30, 2008, 07:14:17 ÖS
|
 Doğal seçilim yoluyla evrim, Charles Darwin'in yaşamını adadığı çalışmanın belkemiğini oluşturan kavram, bir kuram. Yeryüzündeki canlılar arasındaki uyum, karmaşıklık ve çeşitliliğin kökenine ilişkin bir kuram. Bu anlamda, Albert Einstein'ın tanımladığı şekliyle görelilik de sadece bir kuram. Kopernik'in 1543'te ortaya attığı, Güneş'in Dünya'nın değil, Dünya'nın Güneş'in çevresinde döndüğü yolundaki görüş bir kuram. Kıtaların kayması, bir kuram. Peki atomların varlığı, yapısı ve dinamiğine ne ad veriliyor? Atom kuramı. Hatta elektrik dahi, elektron denilen, şimdiye dek hiç kimsenin görmediği yüklü taneciklere dayalı kuramsal bir yapı. Bu kuramların her biri, gözlem ve deney yoluyla, konunun uzmanlarınca gerçek olarak kabul edildikleri bir düzeyde doğrulanmış açıklamalar. Bilim insanlarının kuram derken kastettiği, kanıtlara uyan, açıklanabilir bir söylem. Ancak bu tür bir açıklamayı da güvenle, ama koşullu kabul ediyor; en azından ciddi biçimde çelişen birtakım veriler ya da daha iyi bir açıklama ortaya çıkana dek onu gerçeğe ilişkin eldeki en iyi görüş olarak benimsiyorlar. Ve bizler de genellikle bu açıklamaları kabul ediyoruz. Televizyonlarımızın fişini duvardaki küçük prizlere takıyor, bir yıllık zaman dilimini Dünya'nın yörüngesine göre ölçüyor ve diğer pek çok açıdan da yaşamımızı bu kuramların güvenilir gerçekliklerine dayalı olarak sürdürüyoruz. Bununla birlikte evrim kuramı diğerlerinden biraz farklı. Bu, öylesine olağandışı ve kapsamlı bir yaşam görüşü ki, destekleyici kanıt sayısının çokluğuna karşın bazı insanlar onun kabul edilemez olduğunu düşünüyor. Ve kendi türümüz Homo sapiens 'e uygulandığı haliyle daha da büyük bir tehdit gibi algılanabiliyor. Makalenin tamamını National Geographic dergisinin sayfalarında bulabilirsiniz. Alıntı Kaynağı : http://www.nationalgeographic.com.tr/ngm/konu.asp?Konu=4&Yil=04&Ay=11
|
|
|
|
|
6
|
Biyoloji / Evrim / Ynt: Evrim ve Yaradılış tezlerinin savunulmasında yapılan gramatik yanlışlar.
|
: Nisan 05, 2008, 05:53:11 ÖS
|
Yazdıklarımı size cevap olarak değilde konuya fikrimi belirtmek üzere yazdım. Yaradılış ile bulunduğum ithamlarda da sizi kastetmedim.Zannediyorum ki sizin yazdıklarınızın peşinden hemen böyle bir fikir beyan etmem bir yanlış anlaşılmaya sebep olmuş.Yazıdaki ithamları yaradılışı bilimsel bir görüş olarak sunmaya çalışanları kastederek yazdım.Örneğin son cümle Yaradılış görüşünü din derslerinde okutabilirsiniz tartışabilirsiniz ama biyoloji de bir teori olarak insanlığın önüne seremezsiniz.
Cümledeki "seremezsiniz" kelimesi sanki bu yazdıklarımı size yazmışım gibi gösteriyor. Bu noktayı düzeltmek isterim. Saygılarımla...
|
|
|
|
|
7
|
Biyoloji / Evrim / Ynt: Evrim ve Yaradılış tezlerinin savunulmasında yapılan gramatik yanlışlar.
|
: Nisan 05, 2008, 05:24:38 ÖS
|
|
Yazı verdiği öğütler ve uslüb konusunda güzel bilgiler içeriyor. İnsanların birbirlerine karşı daha seviyeli bir şekilde yaklaşmalarını gerektiğini vurguluyor. Kişisel görüşüm bilime hiç bir doğa üstü varlığın karıştırılmaması gerektiği yönündedir.Benim dini inancım ne olursa olsun bunu bilimsel bir teori gibi göstermek bence yanlış olur. Yaratılış olgusunun Tanrı varlığına bağlı olduğunu görüyorum. Bilimin çerçevesini de Tanrılardan,mitlerden ya da kanıtlanması imkansız doğa üstü olaylardan bağımsız olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden bilimsel teorileri dini inanca göre yorumlamak ya da inancımızdan bu teorilere kanıtlar aramak doğru değildir. Bir bilim adamı bilimsel bir konu üzerinde yorum yaparken tamamen dini inançlarından sıyrılarak evrensel olan bilimin çerçevesinde hareket etmelidir. Böylece bilim hiç bir dini inancın etkisinde kalmadan yoluna dosdoğru devam edecektir. Yaradılış görüşünün biyoloji de yeri yoktur ve bilimsel bir teori değildir. Ama bilimsel olmaması demek bu görüşün aşağılanması gerektiğini de gerektirmez.Her türlü görüşe saygı duyulması gerekir.Yaradılış görüşünü din derslerinde okutabilirsiniz tartışabilirsiniz ama biyoloji de bir teori olarak insanlığın önüne seremezsiniz.
Saygılarımla...
|
|
|
|
|
9
|
Biyoloji / Evrim / Neredeyse bir balina
|
: Mart 14, 2008, 03:48:51 ÖS
|
Darwin bugün yaşasaydı Ülkemizde son on-on beş yılda evrim kuramı konusunda yayımlanan kitap sayısında ciddi bir artış var. Ama bu kitapların büyük çoğunluğu ne yazık ki evrime saldırıyor. Kuramı savunan ya da açıklayan kitap sayısı hâlâ çok az. Oysa dünya, daha çok da İngilizce konuşulan dünya, bu konuda oldukça zengin. Ülkemizdeki bu yoksunluk bugünlerde biraz olsun giderilecek. Önümüzdeki günlerde, dünyanın önde gelen evrim yazarlarından genetik profesörü Steve Jones'un Neredeyse Bir Balina-Türlerin Kökenine Güncel Bir Bakış adlı kitabı okuyucuya sunuldu. Profesör Jones'un, Darwin'in Türlerin Kökeni kitabını, günümüzün son bulgularıyla bir anlamda 'yeniden yazma'ya yeltendiği kitap bilimdeki en son bulguların evrim kuramını nasıl doğruladığını gösteriyor. Jones, 'Darwin bugün yaşasaydı acaba neleri yazardı?' sorusundan kalkarak yazdığı kitabında, aynı zamanda, evrim karşıtlarının 'bilim evrimi reddetti', 'Darwin'in evrim kuramı çöktü', 'bilim yanlışlığı kanıtlanan evrim kuramını artık kabul etmiyor' iddialarına da yanıt da veriyor. Kitap, bilimdeki son bulguların evrimi reddetmesi bir yana, onu daha bir doğrulayıp pekiştirdiğini ortaya koyuyor. Her şeyin başı 'Türlerin Kökeni' 1859 sonbaharında, İngiliz doğa bilgini Charles Darwin'in Türlerin Kökeni kitabı yayımlandığında bugüne dek sürecek bir tartışma da başlamış oldu. Evrim düşüncesinin tarihi her ne kadar Antik Yunanistan'ın Atomcular'ına; Çin, Hint ve Arap felsefecilerine dek uzanıyorsa ve Avrupa'da da ondan önce, Sir Matthew Hale, Carolus Linnaeus, Kont Buffon, Erasmus Darwin, Jean-Baptiste Lamarck, William Charles Wells ve Alfred Russel Wallace gibi pek çok bilgin ve yazar konuyu ele aldıysalar da, evrim düşüncesinin sistemli bir biçimde kuramlaştırılması yine de Darwin tarafından gerçekleştirildi. Darwin Türlerin Kökeni kitabında, çok sayıda örnek göstererek, öz olarak, doğadaki ve canlılar dünyasındaki değişim ve çeşitliliğin nedenlerini ve bunların oluş mekanizmalarını açıklıyordu. Darwin'e göre, doğadaki canlıların tümü ortak bir atadan gelip basit formlardan daha gelişkin türlere evrilmişlerdi. Bu değişim ve çeşitlilikte, en fazla uyum sağlayanın hayatta kalması ilkesinin ifadesi olan doğal seçilim yasası ve hayatta kalma mücadelesi rol oynamıştı. Darwin'den önce biyoloji, birbiriyle fazla ilintili olmayan bir dizi olgu yığınından çok da öte bir şey değildi. Darwin doğadaki büyük çeşitlilik ve değişimi bir sisteme bağlayıp açıkladı; ve böylece -bir anlamda- canlılar dünyasının gramerini oluşturdu. Her ne kadar, Rönesansla başlayıp Aydınlanmayla hızlanan süreçte her şeyi teolojik sistemlerle açıklayan düşünce sistematiği sarsılmış; doğayı, dünya ve olayları yorumlama biçimi değişmiş; ve daha önceleri teolojik yollarla ifade edilen olgular artık dünyevi, rasyonel yollarla açıklanmaya başlamıştıysa da, yine de canlıların oluşumu esas olarak bir yaratıcıya, ilahi bir güce bağlanıyordu. Bununla ilintili olarak, dünyanın yaşı milyarlarca değil sadece 6 bin yıl olarak belirtiliyordu. Darwin Türlerin Kökeni'yle esas olarak bu görüşü yıktı. 150 yıldır bitmeyen kavga Böylesine derin bir yara alan yaratılışçı düşünce savunucuları, tahmin edileceği gibi, Darwin'e ve kuramına hemen saldırıya giriştiler. 150 yıldır süren saldırı bugün daha şiddetlenmiş bir biçimde, yaratılışçılar ve onların bilim giysisi giyinmiş müridleri olan 'akıllı tasarımcılar' tarafından sürdürülüyor. Üstelik bu saldırıyı artık teolojik kavramlarla değil, bilimin, özellikle de biyolojinin diliyle yapıyorlar. Yukarıda belirtildiği gibi, aslında hiç de öyle olmadığı halde, 'Bilim evrimi reddetti', 'Darwin'in evrim kuramı çöktü' deyip duruyorlar. Gerçekte durum ne? Bilim bugün gerçekten de evrim kuramını red mi ediyor. Profesör Jones, kitabında buna yanıt veriyor ve 'hayır' diyor. Kararlı ve ısrarlı bir evrim savunucusu olduğu için yaratılışçılardan bugüne dek çok sayıda tehdit alan Jones, BBC'nin kendisiyle yaptığı bir söyleşide kitabını yazma gerekçesini şöyle açıklamıştı: "Bugün ABD'de, evrime inanmadıklarını, son on bin yıl içinde ilahi bir güç tarafından yaratıldıklarına inandıklarını söyleyen yüz bin civarında Amerikalı var. Bu görüş hızla Müslüman dünyasına da yayılıyor. İnsanlara, neden evrime inandığımızı söylemeliyiz. Sadece, 'evrime inanıyorum, çünkü doğru' demek yetmez. Olgulara ihtiyacımız var. Kitabım da bunu sağlıyor. Olgular ve örnekler veriyor, bunların ışığında Darwin'in yaptığı tartışmayı yapıyorum." Profesör Jones pek yapılmayan bir çabaya girişmiş. Yeni bir evrim kitabı yazmak yerine, Türlerin Kökeni'nin aslında çok da okunmadığı tezinden yola çıkıp, "evrim kuramı yeterince bilinmiyor, Darwin'in kuramını tanıtmak, bu konudaki en yeni bulguları göstermek lazım" demiş ve Darwin'in kitabını yeniden yazmış. Jones bu gerekçesini kendi gözlemlerine dayandırıyor. "Üniversite'de biyoloji öğrencilerine genetik dersleri veriyorum. Her yıl yeni gelen öğrencilere Darwin'in kitabını okuyup okumadıklarını sorarım. Bugüne dek, okudum diyen bir tek öğrenciyle karşılaşmadım" diyor. İşte Jones bunun sonucunda, Darwin yaşıyor olsaydı kitabını bugünkü bilgilerimizle nasıl yazardı diye düşünmüş ve oturmuş bilgisayarının başına. Kalktığında ortaya Neredeyse Bir Balina adlı kitap çıkmış. Profesör Jones kitapta evrim kuramını bütün boyutlarıyla ele alıyor; bugünkü bilgiler ışığında evrimi irdeliyor. Darwin gibi Jones da, evrimin doğruluğunu kanıtlayan yüzlerce örnek sıralıyor. Ve üstelik verdiği örnekler, binlerce yıl önce yaşamış ve bugün kaybolmuş türlerden değil. Bugün de yaşayan; çok kısa zaman önce evrim geçirmiş ve gözlerimizin önünde hâlâ geçirmekte olan türleri inceliyor daha çok. Yalnızca bilinen türlerdeki evrimi incelemekle de sınırlamıyor kendini. Evrimin ortaya çıkardığı yeni türleri de evrim süzgecinden geçiriyor. AIDS hastalığına neden olan HIV, değişik kimyasal maddelere direnç kazanan böcek ve haşereler, antibiyotiklere dirençli hale gelen bakteriler... Hepsi de Jones'un örnekleri arasında. Profesör Jones, yaratılışçılar ya da akıllı tasarımcıların, "verilen örnekler hep binlerce yıl öncesinden; evrimciler bugün evrim geçirmekte olan tek bir örnek gösteremez" iddialarını böyle çok sayıda örnekle yanıtlıyor ve evrimin bugün de sürmekte olduğunu somut olarak gösteriyor. Londra'da University College London (UCL)'da genetik profesörü olarak sürdürdüğü akademik yaşamının yanı sıra köşe yazarı, televizyon programcısı ve çok ödüllü bir yazar da olan Jones, moleküler biyoloji ve genetiğin en karışık, en teknik konularını; bir çok moleküler süreç ve olguyu genetikçi olmasının avantajlarını kullanarak oldukça anlaşılır bir dille açıklıyor. Jones kitabını yazarken Darwin'in yöntemi ve tarzını, Türlerin Kökeni'nin birinci baskıdaki orijinal biçimini korumaya özel çaba harcamış. Bölüm sayısı, başlıkları, sıralanışları, altbaşlıklar; Darwin'in her bölümün sonuna koyduğu bölüm özetleri çoğunlukla aynı. Bunlarla da yetinmemiş, kitabın son bölümüne Türlerin Kökeni'nin son bölümü olan ve Darwin tarafından yazılan 'Özet ve Sonuç' kısmını olduğu gibi almış. Buna rağmen Jones yine de, kitabın başına ve sonuna tamamen kendine ait iki bölüm eklemiş. Kitabın başındaki giriş bölümünde, Darwin'den bu yana olan gelişmeleri, evrim-yaratılış tartışmasının bugünkü durumunu, genetiğin yeni bulgularını, kitabı yazma gerekçesini, kendi tezlerini anlatıyor. Darwin gibi Jones da, söylediklerini çok sayıda ve çok çeşitli örneklerle açıklamakla kalmıyor, yine onun gibi, oldukça akıcı, anlaşılır, ve yer yer de neşeli bir üslup kullanıyor. Jones kitabında elbette Darwin'in kitabını yalnızca güncellemekle, sadece örnekleri yenilemekle yetinmiyor. Kitapta Darwin'in yanlışlarının düzeltildiği, bu yanlışların gösterilip yerine bilimin bugünkü açıklamalarının konulduğu pek çok sayfa ve paragraf da yer alıyor. Jones kitabının ismini bile Darwin'in kitabından almış. Darwin Türlerin Kökeni'nde Kuzey Amerika'daki siyah ayıların derin göllerdeki avlanmasınından söz eder. Bizzat kendi gözlemlerinden yola çıkarak, bu ayıların, 'neredeyse bir balina gibi', nasıl ağızları açık olarak saatlerce yüzüp böcek ya da balık avladıklarını anlatır. Böylece balinaların ayılardan evrildiklerini anlatmaya çalışır. Jones, Darwin'in bu 'neredeyse bir balina gibi' tanımlamasını kitabının ismi olarak seçmiş. Tabii bu arada, Darwin'in bu konuda yanıldığını, Balinaların ayılardan gelmediğini de belirtmiş. Evrim konusundaki tek kuram kuşkusuz Darwin'inki değil. Öncesinde olduğu gibi Darwin'den sonra da değişik evrim kuramları ortaya atıldı. Bugün de, Darwin'in eksik bıraktığı; iyi açıklayamadığı, ya da yanlış açıkladığı; veyahut da Darwin'in kuramının yetmediği olgular için yeni tezler öne sürülüyor. Jones kitabında yer yer bu tezleri de ele alıyor. Bu yüzden Neredeyse Bir Balina, Darwin sonrası yeni evrim tezlerini öğrenmek için de iyi bir fırsat. Jones'un da dediği gibi, evrim biyoloji'nin grameridir. Gramerini bilmeden nasıl bir dil öğrenilip kullanılamazsa, evrim öğrenilip kabul edilmeden de biyoloji, canlılar dünyasındaki değişim ve çeşitlilik, canlı doğası anlaşılamaz, araştırmalar doğru analiz edilip yorumlanamaz. Biyolojik bilimlerin değişik alanları, özellikle de moleküler, hücre ve gelişim biyolojisi, genetik, sinir bilim, biyokimya, biyoinformatik, moleküler evrim gibi disiplinler bugün evrimi doğrulayan pek çok kanıt ortaya koyuyor: Evrim tartışmalarının sürdüğü yerde bu yeni bulgu ve olguların öğrenilmesi konunun daha iyi ve doğru anlaşılmasına hizmet edecektir. Bilimin bugün evrim için ne dediğini Steve Jones'un kitabından, Neredeyse Bir Balina'dan öğrenmek mümkün. Darwin bugün yaşıyor olsaydı, büyük olasıkla kitabını böyle yazardı. KENAN ATEŞ: Dr., Moleküler ve Hücre Biyolojisi Genetik, University College London NEREDEYSE # BİR BALİNA Türlerin Kökenine Güncel Bir Bakış Prof. Steve Jones, Çeviren: Levent Can Yılmaz, Evrensel Basım Yayın, 2006, 544 sayfa, 16 YTL. AIDS virüsünün evrimi Steve Jones Neredeyse Bir Balina'da verdiği örneklerin neredeyse tamamını 20. yüzyıl biyolojisinden alıyor. Jones kitabının ilk bölümünü AIDS'e neden olan HIV virüsüne ayırıyor. AIDS'e neden olan virüsün altmış yıl önce şempazelerden insanlara sıçradığından beri evrim cetvelindeki türler arası engelleri büyük bir hızla atladığını ve 1970'lerde Afrika'dan çıktığından beri daha da hızlı geliştiğini özetliyor yazar. Örnekleri birleştirerek karmaşık düşünceleri karşı karşıya getirmek konusundaki becerisiyle Jones, HIV'nin tarihini, evrim teorisindeki bütün ana noktaları birkaç sayfada açıklamak için büyük bir ustalıkla kullanıyor. "Amerikan ulusunun son 20 yılda sıra dışı bir hızla yaşadığı olaylar dizisi, Türlerin Kökeni tartışmasını yalın bir biçimde toplumun önüne koymuştur. Bunun nedeni 19. yüzyılda bilinmeyen, ancak şimdi çok tanıdık olan bir organizmadır. Bu, AIDS'e neden olan virüstür. Değişerek üremenin kanıtı Yaratılışçılar, AIDS'le ilgili bilimsel buluşları geçiştirmenin kolay bir yolunu buldular. AIDS'in ortaya çıktığı zaman yeni bir bin yılın başlangıcının öngünüdür ve bu 'Son Yargılama' (Last Judgement) Tanrı'nın kızgınlığını çok iyi yansıtmaktadır. Yaratılışçıların savına göre, homoseksüeller doğanın işleyiş kurallarına karşı savaş açmıştı ve doğa korkunç bir öç aldı. Köktendinciler, bir virüsün evrimini, doğanın intikamı bağlamında da olsa, kabul etmek zorunda kaldılar, ama aynı sürecin canlı yaşamın geneli için geçerli olduğunu yadsımakta kararlılar. Evrim karşıtları için bile, HIV, değişerek üremenin kanıtıdır, çünkü bu sürecin gerçekleşmesine tanık olmaktadırlar. Kısacık geçmişinde virüsün yapısı değişim göstermiş ve karşılaştığı yeni durumlara karşı uyum sağlamayı başarmıştır. Ölüm yaklaştığında hasta, kendisini enfekte etmiş olan virüsten, insanla kuyruksuz maymun (ape) arasındaki fark kadar değişiklik gösterebilen virüsün torunlarının yuvası olmuştur artık. Her kıtada farklı cinsel alışkanlıklar vardır ve her kıta kendisine mükemmel uyum sağlamış virüs çeşitleri barındırmaktadır ve bize çok uzak akraba olan hayvanlar bile AIDS'e neden olan virüsün akrabalarını taşıyabilmektedir. Darwin, ileri sürdüğü mekânizmanın bu amansız tanıtlanmasını görmekten memnun olurdu. Bilim, düşüncelere modeller üretir. Eğer, AIDS'e neden olan virüs (HIV) evrim geçirebiliyorsa, her canlı form da evrim geçirebilir. Türlerin Kökeni, tatlı suda avlanan ayıları ve uçan balıkları, bütün canlı formlar için geçerli olan bir sürecin örnekleri olarak kullanmıştır. Evrim karşıtları içinse, tersine, virüsler için geçerli olan şey, kuşlar ya da balıklar, hele de insanlar için geçerli olamaz. Onlar için, balina gibi başka hiçbir hayvana benzemeyen bir hayvan, evrimin işlemediğinin kanıtıdır. Sınanmaya açık teori Balinalar, insanlar ve virüslerin kökeniyle ilgili bir diğer görüşse son derece yalındır. Her türün bireyleri arasında hayatta kalabilecek olandan fazla sayıda yavru doğduğu ve bunun sonucunda varolabilmek için sık sık yinelenen bir mücadele yaşandığı için, herhangi bir birey kendisine az da olsa avantaj sağlayan bir özellik kazandığında, hayatın karmaşık ve bazen değişen koşulları altında, diğer bireylere göre yaşama şansını artırır ve doğal olarak seçilir. Kalıtımın kesin ilkesine göre, seçilmiş bir çeşit, yeni ve değişim göstermiş biçimi yaygınlaştırma eğiliminde olacaktır. Darwin'in teorisinin bütün bölümleri sınanmaya açıktır. Fosillerden, genlerden ya da yerbiliminden elde edilen ipuçları her somut durumda değişir, ancak bütün ipuçları bizi, canlı yaşamın bütün biçimlerinin akraba olduğu sonucuna götürür. Bu noktada basit bir sınama yapılamaz, ancak bütün bağıntılar kullanılarak yapılan sonuç çıkarımı bize bütünlüğü göstermektedir. HIV'in, doğanın en yeni ve en küçük ürünlerinden olan bu tehlikeli virüsün, biyografisi neredeyse tümüyle bilinir durumdadır, oysa yaşayan en büyük hayvan olan balinaların biyografisini kısmen biliyoruz. Ancak, bu iki canlı, görünür olanın derinlerine bakıldığında anlaşılmıştır ki, kuzendir. Mikroskop altında HIV'in değişimi görülebilir ve bir biyoloji 'teleskop'uyla uzak geçmişin farklı kesitleri incelenebilirse balina için d eaynı sürecin geçerli olduğu görülecektir. Darwinizm, uçsuz bucaksız uzunluğuyla büyük bir drama olan evrim sürecinin iyi yazılmış giriş bölümüdür." http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=ktp&haberno=5675
|
|
|
|
|
10
|
Biyoloji / Evrim / Yaratılışçılık neden yanlış, evrim neden doğru?
|
: Mart 14, 2008, 09:09:30 ÖÖ
|
Yaratılışçılık neden yanlış, evrim neden doğru? Prof. Steve Jones (University College London-Biyoloji Bölümü) ...Bu konuşmamda inançlardan değil olgulardan söz edeceğim. Önce yaratılışçılığın neden yanlış, sonra da evrimin neden doğru olduğunu ele alacağım. Yaratılışçı görüşe göre insanın kökeni Adem'le Havva'ya dayanır. Adem'le Havva, insan kökenine ilişkin güzel bir metafor. Eminim ki, burada beni dinleyen insanların çoğu için bu olay -evrime inandıklarından- metafordan öte bir şey değil. Ancak pek çok insan başka bir şeye, MÖ 4 Ekim 4004'te, saat 11.30'da gerçekleştiği söylenen yaratılışa inanır. Tek yaratılış görüşü kuşkusuz Adem'le Havva değil. Başka anlatımlar da var. Bunlardan biri her şeyin boşluktaki bir kozmik yumurtadan oluştuğunu anlatan Çin Yaratılış görüşü. Bu görüşe göre, karanlık ve boşluk içinde bir gün dev bir kozmik yumurta belirdi. Yumurtanın içinde büyüyen dev tanrı Pan-Gu yeterli büyümeye ulaşınca içeriden yumurtayı kırıp çıktı. Tanrı Pan-Gu 18 bin yıl boyunca büyüdü. Boyu gökyüzüne, yani 30 bin mil (48 bin kilometre) yüksekliğe erişince büyümesi durdu ve sonra da öldü. Vücudu dünyayı meydana getirdi. Gözleri ay ve güneş oldu. Kasları toprak ve ağaçlara, gözyaşı ve kanı ırmaklara, saçlarıysa yıldızlara dönüştü. Tüylerinden otlar; kemikleri ve dişlerinden kaya ve madenler; vücudundaki pire, bit ve bağırsaklarındaki kurtlardan da ilk insanlar, erkek ve kadınlar, değişik insan türleri oluştu. Hintlilerse yaratılışı daha farklı anlatıyor. Değişik toplum ve dinlerin değişik yaratılış anlatımları var. Kuşkusuz bir de Darwin'in Türlerin Kökeni'nde ortaya koyduğu evrim teorisi var. Bütün bu teori ve anlatımlar doğru olamaz. Ama bu durum mitlere inananları hiç de rahatsız etmiyor. Gallup kamuoyu araştırma şirketinin 2005'de ABD'de yaptığı araştırmaya göre, ABD'lilerin yüzde 38'i insanın son 10 bin yıl içinde yaratıldığına; 100 milyon Amerikalı da yaratılışa inanıyor. Bizzat George W. Bush'un kendisi, evrim konusunda, tanrının dünyayı nasıl yarattığının kanıtlarının ortada olduğunu söylüyor. İngiltere'deki durum da ABD'dekine benziyor. BBC'nin araştırmasına göre, halkın yüzde 48'i evrime, 39'u da yaratılışçılığa inanıyor. İslam'ın evrime bakışı da farklı değil. İslamcı bir internet sitesinde ( http://www.thesavedsec.com) evrim kuramıyla ilgili şunlar söyleniyor: "Batı toplumları yaşamın ortaya çıkışı ile ilgili yalanlar ve yalancılarla doludur. İnsanların maymunlardan evrildiklerinin söylenip evrimin kabul edilmiş bir olgu olduğunun öğretildiği okullarda çocuklara yalanlar öğretilir. İslamcı çocuk eğitimi, çocukları, Batıdaki gibi yararsız ve var olmayan kavramlarla yüz yüze getirmez." Bazıları, okullarda evrim ve yaratılışçılığın ikisinin birden okutulmasını ve neye inanacaklarına çocukların kendilerinin karar vermesini savunuyorlar. Evrim ve yaratılışçılık, milyarlarca yıla karşı binlerce yıl gibi iki karşıt görüş birbirini etkilermiş. Böyle "inanç okulları" ancak, sözde eşit değerlerin "inanç pozisyonu" olurlar. Bu durum bana, genetik derslerine, bebeklerin leylekler tarafından getirildiği söylemlerini tartışarak başlamaya benziyor. Yaratılışçılık bilimle birlikte okutulmamalı. İkisi birbirini olumlu yönde etkilemez. Böyle bir tek "yararlı" karşılıklı etkileşim biliyorum. Yıllar önce, Güney Afrika'da Botswana Üniversitesi'nde ders verdim. Güney Afrika gelişkin bir ülke. Yetkin okulları, güçlü ve köklü bir eğitim sistemleri var. Güney Afrika'da Hıristiyanlık oldukça güçlü. Bu yüzden dini eğitim okullarda çok etkili. Bir gün derste, öğrencilerle evrim kuramını tartışıyordum. Tek tek evrim kuramı ve yaratılışçılığı açıklayıp ikisi hakkında ne düşündüklerini sordum. Kısa yanıtları çok çarpıcıydı: "Siz evrildiniz, biz yaratıldık". Yaratılışçılıkla bilimi iç içe geçirmemek gerekiyor. Bilimde kesinliğin olmadığı kanıtlar vardır, yaratılışçılıkta ise kanıtların olmadığı kesinlikler. Darwin'in şu sözlerini seviyorum: "Cehalet bilginin sağladığından daha fazla güven oluşturur. Böyle cahiller, çok değil az bilirler; ama bu güvenle, bilimin hiçbir zaman çözemeyeceği şu ya da bu şey hakkında gelişigüzel iddialar ortaya atarlar."Yaratılışçılar esas noktayı kaçırıyorlar. Onları asıl endişelendiren şey, evrimin güya, 1860'larda, smokin giyinerek yemeğe gelen bir şempanzeyi gösteren bir karikatürde anlatıldığı gibi insanın modern maymun olduğunu göstermesi. Madalyonun öteki yüzünde de, bana göre, bir tür neo-yaratılışçılar var. Şempanzeler üzerinde araştırma yapan Jane Goodall primatlara insan hakları talep ediyor. Goodall ve onun gibi düşünenler daha da ileri gidip, insanın -homo- olan isminin değiştirilip şempanzeleri de kapsayacak biçimde yeni bir isim bulunmasını öneriyorlar. İki taraf da doğadaki biricik yerimize yanlış bakıyorlar, evrimi yanlış anlıyorlar. Bir taraf insanlarla maymunları aynı görürken, öteki taraf, şempanzeler ve diğer bütün hayvanlardan tamamen farklı olduğumuz saptamasını yapıyor. Biyologlar evrimin doğruluğundan neden o kadar eminler? Dünya güneşin etrafında dönüyor da ondan. Ortaçağ'da Galileo dünya dahil gezegenlerin güneşin etrafında döndüğünü, bazı yıldızların da hareket ettiklerini söylemiş, kilise de karşı çıkmıştı. Galieo iki tür yıldız olduğunu öne sürmüştü. Ona göre bir, gezegenlerinin etrafında döndüğü güneş gibi sabit yıldızlar vardı; bir de, hareket eden yıldızlar bulunuyordu. Galileo'nun bu tartışmasına bugün, güneş sistemini iyi bilen pek çok kişi inanıyor. Az sayıda insan böyle olmadığını biliyor. Uydu resimleriyle hareketi tespit edebiliyoruz. Evrim genetiğin işleyiş biçimidir, ya da biyolojinin grameridir. Evrim bilimin bütün alanlarına belli bir mantık ve bakış getirir. Gramer olmadan nasıl bir dili öğrenemezseniz, evrim olmadan da biyolojiyi öğrenip uygulayamaz, bilim yapamazsınız. Darwin evrim fikrini en kısa biçimde, "kuşaklar boyunca süren değişiklikler (modifikasyonlar)" olarak ifade etti. Bugün biz bunu biraz daha geliştirdik. Günümüzde evrimi en kısa ifadeyle "genetik artı zaman" olarak tanımlıyoruz. Değişiklik (modifikasyon) düşüncesi Darwin'den daha eskidir. 18. yüzyılda İngiltere'de Sir William Jones diye biri yaşadı. Jones dile oldukça yatkın biriydi. Daha gençlik yıllarında bütün Avrupa dillerinin yanı sıra Yunanca ve Latince'yi de öğrenmişti. Daha sonra dil öğrenmeyi sürdürdü. İbranice ve Rusça'dan sonra Hintçe öğrenmek için kalkıp Hindistan'a gitti. Bu kadar dili iyi biçimde öğrenince Avrupa dilleri ile Hindistan'ın kuzeyindeki diller arasında benzerlik olduğunu fark etti. Dillerin zaman içinde evrim geçirerek değiştikleri (modifikasyona uğradıkları) tezini öne sürdü. Bugün biliyoruz ki gerçekten de böyle. Jones farklı dillerde numaraları ve father (baba) kelimesini örnek verdi; bazı rakamların ve father kelimesinin soy ağacını çıkardı. Bu örneklerde 2, 3, 7, 10 gibi rakam adlarının ve father kelimesinin değişik dillerde nasıl farklılaşıp değiştiklerini ama, yine de bu benzerliklerin gözlemlenebileceğini ortaya koydu. Kuşaktan kuşağa geçen dillerde bu geçiş sırasında oluşan bozulmaları, evrimin kendinde olduğu gibi, kaçınılmaz olan süreci gösterdi. Dillerde kuşaktan kuşağa oluşan değişiklikler bugün kanıtlanmış durumda. Evrimde nasıl türlerin birbirlerinden ayrılmasını gösteren soy ağaçları varsa, diller için de böyle çizelgeler, soy ağaçları bulunuyor. Dillerdeki değişikliklerin hız oranı ölçülerek, hangi dilin hangi dilden ne zaman ayrıldığı bugün artık belirlenebiliyor. Örneğin, İngilizce Danimarkaca'dan 1750 yıl önce ayrıldı. Danimarkaca ve İngilizce Fransızca ve İtalyanca'dan 5500 yıl önce, Gallerce de bu dillerden yaklaşık 6500 yıl önce ayrıldı. Bu yolla çok daha eski geçmişe gitmek mümkün. Yine örneğin, "Marrett Ruhlen Ağacı" denilen dil soy ağacı şeması, Çince'nin Hint-Avrupa dillerinden 25 bin yıl önce, İlk Avustralya yerlileri ve Khoi-San dillerininse muhtemelen 50 bin yıl önce ayrıldığını gösteriyor. Sonuncusu tahmini bir rakam. Dillerin kuşaktan kuşağa geçen değişikliklerle oluştuğunu artık bugün biliyoruz. Darwin'in evrim düşüncesi de buradan çıktı. Darwin de evrimi bu yüzden, kuşaktan kuşağa geçen değişikliklerle açıkladı. Darwin dillerin evrimi düşüncesini biyolojiye uyguladı. Değişik türler arasındaki benzerliklere bakarak bir tür soy ağacı şeması çizdi. Daha sonra buna, çok önemli bir ekleme daha yaptı: kuşaktan kuşağa aktarılan değişikliklerin sonraki kuşaklara geçiş mekanizmasını anlatan "Doğal seçilim ya da seleksiyon". Gözlerimizin önündeki evrim Evrim, yerçekimi gibi kaçınılmazdır. Galileo, bir gün gezegenlere gidebileceğimizi hiç düşünmemişti. Darwin de, olmakta olan bir evrimi görebileceğimizi hiç aklına getirmemişti. Oysa bugün büyük bir evrim deneyinin içinde yaşıyoruz. Gözlerimizin önünde evrim geçirmekte olan ve AIDS hastalığına neden olan HIV salgını. HIV denilen virüs, 19. yüzyılda bilinmeyen, ancak şimdi çok tanıdık hale gelen bir organizma. Bu virüsün, Mısır firavunu Tutankhamon'un mezarına, soymaya kalkanları cezalandırmak için konulmuş olduğu ve virüsün bu yolla mezarı açanlara bulaşıp yayıldığı bile bir zamanlar iddia edildi. Oysa bugün, virüsün tarihinin kuşaklar boyunca oluşan değişikliklerin (modifikasyon) tarihi olduğu ortaya çıktı. Mikroskop altında HIV'in değişimini açıktan görebiliyoruz. HIV sıra dışı bir virüstür. Genetik materyal olarak DNA değil RNA barındırır. Yani genleri DNA değil RNA üzerinde yer alır. HIV, taşıyıcısının hücrelerini işgal edip bağışıklık sistemini çökertir; taşıyıcıyı değişik hastalık ve saldırılara karşı savunmasız bırakarak ölmesine neden olur. 2005 yılında HIV yüzünden 3 milyon kişi öldü. Ölüm oranı üstelik giderek artıyor. 20 yıl önce Botswana'da, yeni doğmuş bir bebeğin beklenen ömrü 73 yıldı. Bugün bu rakam 29'a düştü. Yıllar önce bana "siz evrildiniz biz yaratıldık" diyen öğrenci şimdi muhtemelen ölmüştür. Evrim karşıtları için bile, HIV, değişerek üremenin kanıtıdır, çünkü bu sürecin gerçekleşmesine tanık oluyorlar. Kısacık geçmişinde virüsün yapısı değişim gösterdi ve karşılaştığı yeni durumlara karşı uyum sağlamayı başardı. Ölüm yaklaştığında hasta, kendisini enfekte etmiş virüsten, insanla kuyruksuz maymunlar (ape) arasındaki fark kadar değişiklik gösterebilen, virüsün torunlarının yuvası olmuştur artık. Her kıtada farklı cinsel alışkanlıklar vardır ve her kıta kendisine mükemmel uyum sağlamış virüs çeşitleri barındırır. Darwin, ileri sürdüğü mekanizmanın bu acımasız kanıtını görseydi mutlu olurdu. HIV'in tarihini, gün gün, yıl yıl, hatta bir yüzyıl boyunca izlemek mümkündür. HIV'in biyografisi bugün neredeyse tümüyle bilinir durumda. Bu yüzden HIV'in tarihi kuşaktan kuşağa gelişen değişiklikleri bizzat görmenin de tarihidir aynı zamanda. AIDS'e yol açan HIV'deki mutasyon oranı taşıyıcı organizmadakinin bir milyon katıdır. Çünkü HIV RNA'sı kopyalarını üretme konusunda çok başarısızdır; kopyalanma sırasında sürekli hata yapar. Kopyalama enzimlerindeki hata oranı HIV'e, enfekte ettiği vücuttakinden bir milyon kez daha fazla mutasyon birikimi sağlar. Genetik yapıdaki rastgele değişiklikler, tıpkı dillerde olduğu gibi yenilenme sırasında oluşan hatalar, virüsün kalıtsal yapısını hızla değiştirir. Virüsün genetik yapısında ortaya çıkan bu kalıtsal değişiklikler hastalık boyunca doğrudan gözlenebilir. İsveçli bir aile üzerinde yapılan çalışmalar bunu ortaya koydu. 1970'lerin sonunda İsveçli bir erkeğe başka bir ülkede HIV virüsü bulaştı. Adam daha sonra ülkesine döndüğünde virüsü karısına, çocuklarına ve cinsel ilişkiye girdiği diğer kadınlara geçirdi. Söz konusu kişinin ve yakınındakilerin incelenmesi HIV'deki hızlı değişimleri ortaya koydu. 1980'den bu yana hasta kişi ve yakınındakilerden alınan örnekler, tek bir virüsün kısa bir zamanda ne kadar fazla değişip çeşitlenebildiğini gösteriyor. Virüsün geçirdiği mutasyonlar doğal seçilim tarafından biriktirilir ve böylelikle saldırgan, kısa zamanda, işgal ettiği bedenin bağışıklık sistemine, kendisine karşı kullanılan ilaçlara ve insan toplumlarının cinsel alışkanlıklarına uyum sağlar. Bu durum çevrede yeni bir değişiklik olana, örneğin yeni bir tedavi uygulanmaya başlayana dek devam eder. Yeni koşullar yeni değişiklikleri sağlar. Her AIDS hastası, bu yüzden, evrim kuramının bir kanıtıdır. Hastalık ilerledikçe, doğal seçilim virüsün kimliğini değiştirir. Kullanılan ilaçlar da evrimsel değişime neden olur, her ilaca verilen tepki farklıdır. HIV'in küçücük genomunun beş yaşamsal bölgesinde gerçekleşen önemsiz değişimler, virüsün en iyi ilaç tedavisinden bile kaçabilmesini sağlayabilir. AIDS, 1981 yılında bir zatürree çeşidinin görülmesindeki anlık artışı bildiren bir raporla dikkatleri üzerine çekti ve kısa zamanda yayıldı. İzleri takip edilerek ilk ortaya çıktığı yer de tespit edildi. İnsandaki HIV ilk kez Demokratik Kongo Cumhuriyeti'ndeki bir hastanenin patoloji laboratuarında saptandı. Laboratuardaki örnekleri tarayan ekip, 1959 yılında bilinmeyen bir hastalıktan ölmüş birinin örneklerinde HIV virüsüne rastladı. Hastalık oradan yayılmış olmalı. HIV primatlardaki virüslere çok benzer. Maymunlardaki SIV böyle virüslerdendir. İnsan HIV'i ile çok büyük benzerlikler gösterir ama bir hastalığa yol açmaz. HIV muhtemelen, primatlardan insana bulaştı ve insanda öldürücü hale geldi. Aynı virüsün insanlarda öldürücü hastalığa neden olurken maymunlarda zararsız kalmasının nedeni yine doğal seçilimdir. Birçok hastalık -belki de çoğunluğu- insanlara hayvanlardan bulaşır: kuduz hastalığı köpeklerden, sıtma sivrisineklerden, kuş gribi kuş ve kümes hayvanlarından, şarbon sığırlardan, Lyme Hastalığı geyiklerden ve daha başka çok sayıda değişik hastalık bakteri, virüs ve mantar gibi çok küçük organizmalardan geçer. Bilim, düşüncelere modeller üretir. Eğer, AIDS'e neden olan virüs (HIV) evrim geçirebiliyorsa, her canlı form da evrim geçirebilir. Kuşku yok ki, evrim geçirerek bugüne geldik. Ama en yakın akrabalarımızla bile doğuştan gelen büyük farklılıklarımız var. Örneğin bebekler kendi kendilerine oynarken ellerini ağızlarına götürür ve anlamsız sözler çıkarırlar. Hiçbir primat türü bunu yapamaz. İnsanda sağlam olan ve konuşma üzerinde etkide bulunan bir genin (FOXP2) bütün şempanzelerde hasarlı olduğu tespit edildi. Aynı gen kuşlarda da bulundu. Söz konusu genin, daha az vokal özelliklere sahip türlerle kıyaslandıklarında, papağan ve kanarya gibi daha fazla şakıyan; şarkı öğrenip sesleri taklit edebilen kuş türlerinde çok daha fazla kodlandığı görüldü. Evrim karşılaştırmalı bir bilim. Ama bu kendimizi diğer türlerle benzeştirmemizi getirmez. DNA'mızın yüzde 98'i şempanzelerle, yüzde 50'si de muzlarla ortak. Ama bu, bizim yüzde 98 şempanze ya da yüzde 50 muz olduğumuz anlamına gelmez. Neşeli bir örnek verelim. Bir adam Galler'deki Aherystwyth kentinde bir Çin restoranına gider, restoranda Gal dilini çok iyi konuşan Çinli bir garson, adama servis yapar. Adamın ağzı açık kalır ve restoran sahibini çağırıp bu harika garsonu nereden bulduğunu sorar. Aldığı yanıt şöyledir: "Yavaş konuş, İngilizce öğrendiğini sanıyor". Çince konuşan birinin bakış açısıyla Galce ve İngilizce az çok birbirlerinin diyalektleridir. Dikkat etmezse ikisi arasındaki farkı anlamayabilir. Çünkü iki dil de Hint-Avrupa dil grubunun üyeleridir ve ortak bir kökenden gelirler. Oysa Çince, Galce ve İngilizce'den çok farklı bir grup içinde yer alır. Ancak, aradaki farka bir İngiliz ya da Gallerlinin gözleriyle bakıldığında, Gal dili ile İngilizce arasındaki farklılığın İngilizce ile Fransızca arasında olandan daha büyük olduğu görülür. Bir nesne, eğer türünün tek bir örneği olsaydı, onun nereden geldiğini bilmek olanaksız olurdu. Örneğin eğer dünyada sadece bir tek dil konuşuluyor olsaydı, bu dilin nereden geldiğini söyleyebilmek mümkün olmazdı. Bilinçli düşünce de böyle. Bir tek insana özgü bir özellik. Ne zaman, nasıl ortaya çıktığını; ya da nereden geldiğini nasıl anlayabiliriz? Bu durumla ve yaratılışçılıkla ilintili olarak, birisi kalkıp, "evrim çizgisi zamanın bir yerinde, ne genleri olan, ne de geride bir fosil bırakan bir ruh kazandı" deseydi diyeceğim fazla şey olmazdı. Bilim kanıtlanması olanaksız şeyler hakkında bir şey diyemez; onun dışında, kendinizle ilgili bilmek istediğiniz her şeyi size söyleyebilir. İşte bu yüzden YARATILIŞÇILIK YANLIŞ, EVRİM DOĞRUDUR. http://www.kalemlervekiliclar.com/Yaratiliscilik-neden-yanlis-evrim-neden-dogru-t-4212.html
|
|
|
|
|